17 Şubat 2011 Perşembe

YÜZ YIL MI GEÇMİŞ ÜSTÜNDEN...


Tevfik Fikret, rutubetli bir şubat sabahı Aşiyan’daki yatağından kalkmadan ayak ucunda görünen penceresine çevirir gözlerini. Güneş ışığı girmez içeri, yoğun bir sis vardır. Yavaşça doğrulur, pencerenin yanına gider. Denizin üstünü kaplayan sis tabakasına bakar, bakar. Sonra gözlerini yavaşça sokağa doğru çevirir. Karşı kıyıyı görmesine engel olan sis, bahçesindeki karaltıyı görmesine engel olamaz ama. Her günkü yerinde durmaktadır onu gözleyen polis memuru. Polisin duvarı ile sisin duvarı arasında kalan şair, o gün bütün bir devri bütün dertleri ile anlar. Ve masasının başına gider, “Sis” şirini yazmaya başlar.

Sarmış yine ufuklarını bir inatçı duman,
bir apak karanlık ki durmadan artmada.
Basıncının altında silinmiş bir varlık,
bir tozlu ve ürkünç ulu yoğunluk ki bakışlar
dikkatle işleyemez derinliğine, korkar!
dizeleriyle başlayan şiir, İstanbul’u güzel ve ahlaksız bir kadına, sisi ise çirkinlikleri örten bir örtüye benzetmesiyle devam eder. Ardından İstanbul’un panoramasını çizer, saray ve etrafında yaşanılan hayatı tasvir eder. Şehirde yaşayan insanların ahlakları ve davranışlarıyla nasıl bir çöküntü içine girdiklerini anlattığı bölümleriyle de şiirini sürdürür. Ama aslında eleştirdiği devrin hükümetidir. Yapamaz, susar. İstanbul’u dillendirir.

Çok uzun bir şiir olan “Sis”in son dizelerine dikkat çekmek istedim aslında. Şiir 1902 yılında yazılmış, içinde bulunduğumuz tarih 2011. O dönemden bu döneme ne değişmiş ya da aslında yasaklamalar, dinlemeler giderek çoğalmış mı? Aşağıdaki dizeleri umarım üşenmeden okursunuz. Bir arpa boyu yol alamamışız ne yazık ki..

Ey olmayacak söz, ey sonsuzca bilinen yalan,
Ey mahkemelerden sürekli sürülen hak;
Ey kuruntuların saldırısı ile duyguları bitkin
Vicdanlara uzatılan meraklı kulak;
Ey dinlenme korkusuyla kilitlenmiş ağızlar;
Ey ulusal çaba ki nefret edilmiş ve horlanmış;
Ey kılıç ve kalem; ey iki siyasal mahkum;
Ey erdem ve edebin payı; ey unutulmuş yüz;
Ey korku yüküyle iki kat gezmeye alışmış
İleri gelenler ve adamları,koca bir ünlü kesim...
Ey eğilmiş baş, ki apAK, ama iğrenç...

Ne kadar tanıdık değil mi? Yoruma bile gerek yok. Meraklı kulaklar (!), korkuyla kilitlenmiş ağızlar, susturulmuş düşünceler, adaletten yoksun kalmış mahkemeler, kalemler mahkum, erdem ve edep ise unutulmuş..

YIL 2011. BURASI TÜRKİYE CUMHURİYETİ.. DEVRİ İSTİBDÂD..

15 Şubat 2011 Salı

AŞK TESADÜFLERİ BU KADAR DA SEVMESİN.. ♥


Aşk teadüfleri sever(miş). Evet severmiş de bu kadar çok tesadüfün göze sokulmasına gerek yoktu. Geçmişe dönük karelerin hepsinde sağdan Özgür(Mehmet Günsür) geçerken, soldan Deniz (Belçim Bilgin) geçiyor. Her karede neredeyse çizgi film tadında bir tesadüf abartısı. Evet hayatımızda belki de gerçekten ileride beraber olacağımız ya da hayatımızda önem arz edecek  biri ile farklı mekanlarda bulunmuş olabiliriz. Ama o yıllarda zaten kaç tane mekan var ki Ankara’da, o tarz takılınan. Devamlı aynı mekanlara gidiyorsun ama hiç mi hiç göz aşinalığı olmuyor. İşte olmadı mı olmuyor.. ama bu da öykünün gerçekçiliğini biraz engelliyor. Evet geçmişine ait bir tek resmin bile kalmamış ama gene de genç yaşta alzheimer mı oldun da her şeyi unuttun.. Aslında aynı gün doğmalarından sonuna kadar her şey tesadüf..Eski sevgilinin tiyatro kapısında yatarken Özgür’ü bulması da bir tesadüf.. Öyleyse aşk değil, tesadüf olan: hayat tesadüf. Deniz’in bisikletin önüne kendini atması ve kaza yapan Özgür’ün ailesinin bu sayede oğullarının kalp hastası olduğunu öğrenmeleri..Kızın parkta oyun oynarken babasını başka bir kadınla görmesi, bunu yazdığı günlüğünü annesinin bulması ve ayrılmalarına neden olması da tesadüf.. Ya da kızın doğumunun erken olması dolayısıyla hayatta kalması. Öyleyse tesadüfler her zaman AŞK gibi güzel bir şeyi beraberinde getirmez. Bu sebeple adıyla çeliştiğini düşünüyorum filmin ben.

Filmin rahatsız edici yönü de; konuşmalarda çok tutukluk olması ve akıcılıktan yoksunluğu. Filmin başlarında bu daha çoktu ama ilerledikçe daha doğallaştılar ya da ben kanıksadım. Ayrıca, Özgür ve Deniz’in arasındaki aşktan öte onların ailelerinde yaşananlar daha gerçekçi ve anlamlıydı bence. Filmi kurtaran yan hikayeler olmuş desem umarım çok haksızlık olmaz. Altan Erkekli, Şebnem Sönmez, Ayda Aksel tartışmasız çok iyilerdi. Kahramanların çocukluk yıllarını oynayan çocuklar da çok iyi oynamışlardı. En favorilerim kızın küçüklüğü ve Özgür’ün ergenlik yılları.

Ama şu var ki izlerken bir sonraki adımı tahmin etmek zor olmuyor. Seyirciyi şaşırtan vurucu bir şeyler bekliyor insan. Ayrıca, bazı absürd şeyler de yok değildi. Madem merdivenleri çıkamayacağını biliyorsun, yatır alt kattaki koltuğa zorlamaya gerek yok. Hele kızın sevgilisinin annesi hakkında konuşurken tuvalette kadınla karşılaşması çok yapaydı. Aşk hikayesinden çok yan olayların ön plana çıkması bence olmamış. Zaten filme asıl güzelliğini veren onlar. Halbuki aklımızda kalanın ana hikaye olması gerekmez mi.?

Babam ve Oğlum, Issız Adam gibi duyguların suistimalini içeren  filmleri keyifle izlemişlere tavsiye edebileceğim; Ankara’yı bilen, tanıyan, çocukluğunun bir kısmını orada geçirmişler için güzel bir nostalji yaşatabilen ama sonunun inanılmaz basit bir yaklaşımla bağlanmasıyla sıradan olarak yorumlayabileceğim klişe dolu bir film..

HAYATININ ÇERÇEVESİNİ NASIL ÇİZECEĞİNE SEN KARAR VERİRSİN.. TESADÜFLER DEĞİL..

3 Şubat 2011 Perşembe

BİR FENERLİNİN GÖZÜNDEN BEŞİKTAŞ TARAFTARI


“Maç TRT’de izlenir” dedik, ama ısrarlara dayanamayarak Fi-Yapı İnönü Stadı’na konuk seyirci olarak gittik geçen akşam. E doğruya doğru bir de Türkiye Kupası kazanmaya yakın olmak nasıl bir duyguymuş yerinde görelim dedik J Elimden geldiğince objektif bir yazı yazmaya çalışacağım. Maçı yorumlamayacağım tabii ki.. Zaten 5-0 bitmiş bir maçın yorumunu yapmam ne haddime. Oynadılar kazandılar. Tebrik ederiz efendim.

Biri önceden Fenerli olduğumu ispiyonladı sanırım ki girişte yapılan polis aramaları sırasında kimseyi aramadıkları kadar beni aradılar. İlk etapta zaten bozuk paraları kaptırdık. İçerde ise zaten küçücük olan çantamın her gözünü tek tek açtı kadın polis; rujuma, anahtarıma bile çıkarıp baktı. Orda da çantanın kıyısına sıkışmış birkaç bozuk parayla, çakmağı bıraktık. Neden bu kadar aradığını sorduğumda kupa maçı bu, risk alamayız diye salakça da bir açıklama yaptı. Hadi derbi maçı desen anlayacaktım ama.. Bir an sanırım beni buradan içeri almayacaklar diye düşündüm, ama nihayet içeri alındım. Gelelim stada. Açıkçası tellerin olmaması ve sahanın görüş alanının güzel olmasını beğendim. Sanki evden çıkıp mahallenin sahasına gitmiş gibi de hissetmedim desem yalan olur. Bir iki adım atıp sahaya inip getirdiğim büyüleri kaleye gömmeyi düşünmedim de değil J

“Taraftar ateşli beyler.” Ama tahmin ettiğim gibi bir desibel olayı gördüğümü söyleyemeyeceğim. Ama acaba içlerinde olunca bunu fark edemiyor muyum diye de düşünmedim değil. Çünkü bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçında, Kadiköy’de bir avuç olmalarına rağmen onların gürültüsünden başıma ağrılar girmişti. Sanırım dışardan duymakla içlerinde olmanın bir farkı olmalı bu da. Neyse, fizikçi değilim; bildiğim, başımı ağrıtan tek şeyin soğuk olduğu.

Sonuçta 90 dakika boyunca keyif aldım. Tabii ara sıra Fener’e edilen küfürler biraz beni gerdi. Ama sonuçta maç garantilenmişken ve 2 hafta sonra da karşılacak olmamızın getirisi olarak bununla karşılaşacağımı, bir süre sonra bize saracaklarını da biliyordum. Beni tek rahatsız eden tezahürat “Bir sevgilim olsa, saçları sarı olsa..” diye devam edendi. “Yapmayın beyler, ayıp oluyor” desem de sesimi duyan pek olmadı. Onun dışında en ufak durumdan çıkan anlık tezahüratlar çok komikti ve hoştu. Günün anlam ve önemine göre anında yaratılan tezahüratların hakkını da vermek gerek. Defne Joy’a, Mübarek’e, ambulansa yapılanlar gibi... Ama hakeme ettikleri çobanla ilgili tezahürat hoş değildi. “Deniz doğruyu söyle, doğruyu söyle çoban mısın sen” Çoban olmak da suç değil, alay edilecek bir iş hiç değil. Yıllar önce “Rıza Efendi, iki ekmek bir süt” pankartına tepki gösterenlerin buna benzer bir tezahüratta bulunmaları bence yakışmadı.

Biraz deli bir taraftar grubu olduklarını söylemeden geçemeyeceğim. Biraz da maçı izleyin yaw hep bağırmak nereye kadarJ Hele bir adam vardı ki evlere şenlik. Lakabı “Ciğerci” imiş. Maç başlayınca soyunan devrede giyinen sonra gene soyunan bir kişilik. Saha kenarından 90 dakika boyunca Hilbert diye bağırıp, taktik verip durdu. Bence en büyük desibeli o adam yaratıyor. Tek başına tüm stada yetecek sesi var. Hele o go go, come on, Q’ya Q’ya diye bağrışları yok muydu, kahkahalarla güldüm resmen. Adamın ten rengi soğuktan kırmızıya geçiş yapınca lakabının neden ciğerci olduğunu da anladım. Ciğer gibi kızarmıştı. Ama bu tamamen benim hayal gücüm de olabilir J

Ayrıca maç sonuna doğru hatrı kalmasın diye tezahüratta bulunmadıkları diğer futbolcularına da adlarına uygun kafiyeli bağırmaları da şıktı.

Sonuç olarak, değişik bir akşam geçirdim. Hangi takımı tutarsanız tutun futbol güzel şey. Hiçbir sporda o takım ruhunu, kazanma hırsını, dayanışmayı bulabileceğimi sanmıyorum.

HİÇBİR AŞK FENERBAHÇE AŞKINDAN ÜSTÜN OLAMAZ..

Fener İnönüye nasıl mı gelecek? Böyle gelecekJ Alnının akıyla da gidecek..


2 Şubat 2011 Çarşamba

Salaklar Sofrası - DİNNER FOR SCHMUCKS



Bu film 1998 Fransız yapımı Le Diner de Cons’un Hollywood versiyonu. Ben Fransız versiyonunu izlemediğim için bir karşılaştırma yapamıyorum. Zaten öyle bir derdim de yok. Dinner for Schmucks hem müthiş eğlenceli hem de insanın içine işleyen bir dram. Film boyunca vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz ve keşke hiç bitmese diyorsunuz. Bence tek kelimeyle süper.
Tim (Paul Rudd), iş yerinde yükselmek isteyen biridir. Patronu Fender ve arkadaşları her çarşamba akşamı bir yemek düzenlerler. Bu yemeğin adı “Salaklar Sofrası”dır. Herkes yanına bir salak alıp getirmek zorundadır. Gecenin sonunda o gecenin en iyi salağını seçerler ve bir kupa verirler. Tabii ki oraya salak adıyla getirilen kişiler bundan habersizdirler ve yetenekleri için oraya çağrıldıklarını sanırlar.  Tim de yükselmek istemektedir ve patronunun onu salaklar sofrasına en salak kişiyle kalkıp gelmesini istemesi ona terfi şansını doğuracaktır. Tim’in sevgilisi Julie, bu yemeğe katılmamasını ister. Çünkü Tim iyi yürekli bir insandır, insanlarla alay etmez, yufka yüreklidir. Ama Tim gene de bunu kabul eder. O yemeğe kimi götürebileceğini düşünürken arabasıyla  Barry’e (Steve Carell) çarpar. O andan itibaren bütün hayatı değişir. Artık Barry hayatına girmiştir ve Tim’in başı beladan kurtulmaz. Aslında salaklık kupasını aldığında Barry herkese bir insanlık dersini de vermiş olur. O sofra sahnesine kadar film çok çok komiktir, sofra sahneleri de komiktir; ama bir yandan da o insanların saflıkları içimizi de burkmaktadır.


                                           "Ölü taklidi yapın gider beyler.."


Hayat karşısında canım sıkıldıkça, bir şeyler ters gittikçe, bir şeyleri yitirdiğimi hissettiğim zaman bu filmi izleyeceğim. Çünkü hayaller asla yitirilmemeli. İnsanı hayalleri ayakta tutar. 


Birileriyle alay edeceğimiz zaman bir kez daha düşünmeliyiz ki alay ettiğimiz insanın o davranışı aslında o kişinin doğalıdır. Ve onu öyle kabul etmemiz gerekir. Hiç kimse bir diğerinden asla üstün değildir. Ve hayatta paradan değerli şeyler vardır: İnsanlık.. İşte bunu asla yitirmemeliyiz.. Dostluğu, insana kişiliğine göre değer vermemiz gerektiğini vurgulayan bu sıcacık film, artık benim başucu filmim.


Dostluktur hayatta paradan da değerli..