31 Ocak 2011 Pazartesi

SOMEWHERE - BAŞKA BİR YERDE



Coppola’nın sabun köpüğü gibi bir filmi bence. Johnny Marco (Stephen Dorff), yakışıklı bir Hollywood yıldızı. Ama her şeye doymuş bir insan profili çiziyor. Uyumak için odasına çağırdığı kızların yaptığı pole dancing onda hiçbir şey uyandırmıyor. Filmin ilerleyen karelerinde bunu zaten çok sık yaptırdığını onun için nasıl sıradanlaştığını da görüyoruz. Johnny, artık her şeyden sıkılmış görülmektedir. Çoğu kişinin belki de özeneceği bir hayatı vardır. Siyah bir Ferrari, kızlar, alkol, canı ne isterse yapabilme özgürlüğü. Ancak bunların hepsi onun için o kadar sıradanlaşmıştır ki artık hiçbir şey onu heyecanlandırmaz. Bu düzensiz hayat artık onun düzenidir. Bir eksik olduğunun farkındadır belki de ama ne olduğunu bilemez. Ta ki ilk evliliğinden olan 11 yaşındaki kızı Cleo’nun yaşadığı Marmont oteline uzun süreli yerleşene kadar. Cleo’nun annesi bir süre olmayacaktır ve onunla ilgilenmek de Johnny’e düşmektedir.

Johnny ve Cleo bir yetişkinmiş gibi takılırlar. Gece yatakta uyku tutmadığında kızına hadi bir şeyler atıştıralım diyerek her çeşit dondurmayı yemesine izin vermesi, onunla Las Vegas’ta kumarhaneye gitmesi, İtalya’ya gittiklerinde otel odasına gelen kadını sabah göndermeyip kahvaltıya dahil etmesi gibi davranışlar içindedir. Ama Cleo, inanılmaz güzel, tatlı ve her şeye yeteneği olan bir kızdır. Bu süreç içinde farkına varmadan birbirlerine alışırlar. Ve ayrılma günü geldiğinde kız ağlamaya başlar. Annesinin dönmesi onu hiç memnun etmemiştir. Otel odasında yalnız kalan Johnny gene eski yaşamına dönmüştür. Eskiden odasında saatlerce uyuyan, sigara üstüne sigara yakan Johnny orada duramaz. Menejerini arar ve çok yalnız olduğunu, hayatta yapayalnız kaldığını ve yanına gelmesini ister. Konuştuğu kişi bunu kabul etmeyince ağlar, Ferrarisine biner ve sadece araba kullanır. Daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapar, kendini, hayatını sorgulamaya başlar. Artık hayatındaki eksikliği fark etmiştir. Onu gerçekten seven birine ve onu o olduğu için seven bir aileye..

Hayatımızdaki eksiklerin farkına gerçekten değer vereceğimiz biri girmeden varamayız. Gerçekten birini hiç sevmemiş , aşık olmamış biri yaşamındaki eksikliğin ne olduğunu anlayamaz, hatta eksiklik olduğunu bile ayırt edemez. Ama hayatımıza birini aldığımızda ve onu her şeyimiz yaptığımızda ne kadar eksik yaşadığımızı fark ederiz. Bilmeden, mutluyuzdur ama bildikten sonra eğer o kişi hayatımızdan çekip giderse işte o zaman eksik kaldığımızı anlarız.

Hayat, yanımızda onu anlamlandıracak kişiler varsa güzeldir.

30 Ocak 2011 Pazar

RABBİT HOLE - SEN HANGİ PARALEL EVRENDESİN?


Rabbit Hole’de Nicole Kidman her zamanki gibi çok güzel. Ve her zamanki gibi üzerine yapışmış olan soğuk duruşlu bir rol üstlenmiş. Ancak iyi bir oyun da çıkardığı inkar edilemez. Keşke, biraz da yaşlanmasını doğal akışına bıraksa da onun o doğal halini de görebilsek.
 8 ay önce 4 yaşındaki çocuklarını kaybetmiş bir çift, Becca(Nicole Kidman) ve Howie(Aaron Eckhart). Becca, acısını yeterince yaşamamış, oğlunun mezarına bile gitmemiş, acılarını öteliyor. Howie ise her gece oğlunun videosunu izlemekte, ağlamakta, acısını yaşamakta. Becca, hiçbir şey olmamış gibi her gün elmalı pay yapmaya devam ediyor. Büyük ihtimal oğulları Danny’nin en sevdiği şeylerden. Becca, sakin bir yaşam sürüyor. Çiçeklerle ilgileniyor, mutfakta yemekler yapıyor. Biri anıları tutmaktan yana, diğerleri yok etmekten. Becca, oğlunun bir şekilde ölümüne neden olan köpeklerini annesine bırakıyor. Buna karşılık Howie ise bebek koltuğunu hala arabasından çıkartmıyor. Becca’nın annesi de oğlunu 11 yıl önce 30 yaşında  eroinden kaybetmiştir. Ve yeri geldikçe bunu konuşur. Çevresindekiler Becca’nın bunu ötelemesini, bazı şeyleri aslında içinde yaşamasını garipsemektedirler. Halbuki, herkes acısını başka şekilde yaşar.

Bir şekilde Becca ile arabayla çarparak oğullarının ölümüne sebep olan James arasında bir bağ oluşuyor. Hemen hemen her gün parkta buluşup konuşuyorlar. Bu Becca’yı rahatlatıyor. Zaten ne Becca ne de Howie, James’i suçluyorlar. Bu buluşmalar sırasında lisede okuyan James, Becca’ya hazırladığı re-search ödevini gösteriyor. Bu, adı Rabbit Hole olan bir çizgi romandır. Paralel evrende herkesin farklı versiyonlarının yaşadığını anlatan bir çizgi romandır bu. Bu fikri Becca da benimsiyor, hatta paralel evrenle ilgili bir kitap okumaya başlıyor. Bu da benim sonuna kadar inandığım bir şey olduğu için filmin bu vurgulamalarını beğendim. Becca, James ya da bir diğer kişi  o an üzgün olabilir; ama başka versiyonları o an başka bir evrende gülüyor da olabilir. Madem uzay sonsuz neden bu mümkün olmasın ki? Her şeyden ümidinizi kestiğinizde unutmayın ki belki başka bir paralelde gülüyorsunuz, harika vakit geçiriyorsunuz. Onu hissetmeye çalışın ve mutlu olun.
Her an James’in   Becca’nın kolundan tutarak bir tavşan inini gösterip içine itmesini beklemedim değil. Filmi, Alice Harikalar Diyarında bir kıvama sokar, oğlunu görmesini sağlardım J
Filmin geneline bakarsak hiçbir aksiyonu, sonu ne olacak diye içinde barındırdığı bir merak unsuru yok. Bir durumu ortaya koyarak onların ruh halini anlamamıza zemin hazırlıyor. Ama keyifle sıkılmadan izledim. Üstümde bir etki bıraktı mı bittiğinde ise, hayır.

Acılar geçmez ama acıtma şekli biçim değiştirir...

29 Ocak 2011 Cumartesi

CONVİCTİON -MAHKUMİYET


Bu film , iki kardeşin birbirine duyduğu inanılmaz bağı ve  hayatındaki birçok önemli şeyi geri plana atarak erkek kardeşi için ömrünü adayan bir kadının gerçek öyküsünü anlatmakta. Massachusetts’te bir evde feci şekilde katledilmiş bir kadın cesediyle başlar film. Kenneth Waters (Sam Rockwell), suçu tam olarak ispatlanamadığı halde hapse mahkum edilir. Betty Anne dışında herkes hatta anneleri bile Kenny’nin suçsuzluğuna inanmaz. Evde bulunan kan örneği, şahitler katilin Kenny olduğu konusunda hemfikirdir ve suçsuzluğunu kanıtlayacak hiçbir delil yoktur. Ve en kolay suç atılabilecek kişi küçük yaşlardan beri polisleri canından bezdiren ve sabıkası olan Kenny’dir. Kenny’nin küçüklükten beri polisle hep başı derde girmiştir. Aslında Betty de onunla ufak da olsa suçlara karışmıştır. Marketlerden şeker, çikolata gibi şeyler çalmak, komşularının evlerine girip kendi evleriymiş gibi yataklarında zıplamak, yemeklerini yemek gibi..  Fakat her seferinde Betty yakalanmasın diye Kenny kendini feda etmiştir. Tabii ki her zaman olduğu gibi bu davranışların kaynağı onlarla ilgilenmeyen, erkeklerle vakit geçirmekten başka şey yapmayan bir annedir.
1983 yılında hapse giren Kenny, ömür boyu hapiste kalacaktır. Avukat tutmak için yeterli paraları da yoktur. Kenny, bu fikre katlanamayıp kendini hapishanede öldürmeye kalkar. Fakat Betty, onun için uğraş verdiğini ve hukuk okuluna yazıldığını söyleyerek bunu asla yapmamasını ister. Kenyy, 18 yıl sabreder. Betty, kesinlikle onun suçsuz olduğuna inanmaktadır. Hayatını kardeşinin suçsuzluğunu ispatlamaya ve onu kurtarmaya adar.
Gerçekten, kim kardeşi için bütün bir ömrünü adar. Çocuklarıyla doğru düzgün ilgilenmez, evliliğini tehlikeye atar ve sonucunun boşanmayla bitmesine razı olur. İşte, Betty Anne böyle bir kardeş. Birbirine inanılmaz düşkün iki kardeşin öyküsü bu. Biri hapisteyken 18 yıl onu kurtarmak için uğraşan diğer kardeş. Kardeşinin suçsuzluğunu kanıtlamak için hukuk okuyan, okulu uzun yıllar bitiremeyen ama gene de pes etmeyen bir kardeş. Betty Anne bir kez dahi acaba kardeşim katil mi diye düşünmez. Ama izleyici en sonuna kadar acaba suçlu mu diye düşünür.

Acaba Kenny, gerçekten suçlu mudur, Betty Anne boşuna mı uğraşmıştır? Bu da siz filmi izledikten sonra cevabını alacak sorular..

KENDİNİ GÖZÜ KAPALI ADAR MISIN İNANDIĞIN DOĞRULARA??


THE KİDS ARE ALL RİGHT


Bir evlilik ister bildiğimiz tarz kadın-erkek arasında olsun ister iki kadın arasında olsun ayakta tutulması için emek harcanması gereken bir kurum. İşte bu filmde de vurgulanan bu sanırım. Ancak bu filmin nasıl komedi kategorisinde değerlendirildiğini anlamak zor. Bu filmin neresı komedidir.. Lezbıyen ilişki yaşamaları mı donör babayı bulmaları mı ve sonra yaşananlar mı..Bunların hepsi her ne kadar bizim toplumumuz için şimdilik olanaksız gözükse de hiçbiri komedi unsurunu içinde barındırmamaktır. Bu film baştan sona bir dramdır. Ara sıra gülümsemeniz tabi ki mümkündür ama komedi izleyeceğim diye oturup, film hakkında da hiçbir yorum okumamışsanız dumura uğramamak zor değil.
Filmi genel olarak fazla beğenmedim. Belki beklediğim tarz çıkmamasından olabilir. Ancak tartışmasız bir gerçek var ki Nic rolündeki Annette Bening Oscar’da güçlü bir kadın aday. Rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. O kısa kesim saçları, yürüyüşü, tavırları, bakışları gerçekten lezbiyen mi acaba diye bile düşündürüyor.
Senaryosu çok ilginç bir film. Alışık olmadığımız tarzdan. İki kadın. İkisi de anne. İkisinin de çocukları var. Herhalde ikisi de boşanmış ve tek çocuklarıyla aynı evi paylaşıyorlar ya da kardeştirler, diye düşünürken kahvaltı sofrasında dudaktan öpüşmeleriyle olayı anlıyorsunuz. Çocuklar ikisine de anne demektedirler. Babaları aynıdır; ama bu baba ikisine de spermlerini veren donör bir babadır. Yani aslında özkardeştirler. Kardeşlerden biri 15 yaşındaki Laser ve 18 yaşındaki Joni’dir.. Artık babalarını merak etmektedirler ve bir şekilde babalarını bulup onunla görüşürler. Paul, orta yaşlarda restoran işleten hoş bir adamdır. Kendine bu yaşa kadar bir aile kuramamış, biraz hovarda bir yaşam tarzına sahiptir. Paul’u ilginç bulurlar. Hele kurallarıyla  bunaltan bir anneye sahip olan Joni için Paul harika bir babadır. Annelerine görüştüklerini söylememeye karar verirler, ancak Laser’in davranışlarından onun eşcinsel olduğunu düşünen anneler onu sorgularken oğlan ağzından görüştüklerini kaçırır. Ve artık olan olmuştur. Paul de bir şekilde artık ailenin içine girer. Artık, değişik bir beşli olmuşlardır. Film boyunca aslında yaptığınız şey hepsinin yerine kendinizi koyarak düşünmek.
Nic, evin erkeği rolündedir. Evde otorite odur. Diğer anne Jules ise mimarlık okumuş olmasına rağmen birkaç işe girip çıkmış çalışmamaktadır. Ama hedefi peyzaj tasarımı yapmaktır. Bunu öğrenen Paul, restoranın bahçesini düzenleme işini ona verir. Nic, hafiften kıskanmaya başlamıştır. Bir erkek gibi Paul’den hoşlanmamıştır. Zaten, Jules’in çalışmasına şimdiye kadar engel olan da odur. Belki de aile üzerindeki etkisini yitirmek istemediğindendir. Ama Paul, artık hayatlarına girmiştir. Paul bir yandan Laser’le ilişkilerini de güçlendirmektedir. Laser, her ne kadar anneleriyle yaşamaya alışmışsa da bir babanın olması farklı bir duygudur.

Restoranın bahçesiyle uğraşan Jules, aslında farkına varmadan Paul’den etkilenmiştir. Ve bir gün kendilerine engel olamazlar ve beraber olurlar. Artık, bahçe işleriyle pek ilgilenmez ve zamanlarını sevişerek geçirirler. Yaklaşık 20 yıldır Nic’le lezbiyen bir ilişki yaşayan Jules için gerçek bir penis görmek ve gerçek bir sevişme yaşamak ilginç bir deneyimdir. Ancak gerçekten Paul’u sevmemektedir bence. Hatta yatakta Paul, sanırım aşık oldum dediğinde giyinip orayı terk eder ve sinirlenir. Çünkü, o da aslında ailesini sevmektedir ve bu düzeni de bozmak istememektedir. Paul ise aslında bir aileye ihtiyaç duyduğunu anlamıştır. Sevgilisi Tanya’ya 50 yaşına geldiğinde hala aile kuramamış biri olmak istemiyorum, der.
Ve tabi ki Nic’le sorunlar başlar. Araları pek iyi değildir. Nic, şüphelendiği için bahçedeki gelişmeleri görmek için bir yemek yemelerini ister. Yemek sırasında banyoya giden Nic, Jules’in saçlarını küvette görür, emin olmak için yatak odasına gider ve yatağın yanındaki komidinin üstünde gördüğü Jules’in saç tokası her şeyi anlamasına neden olur. Eve döndüklerinde bu konuyu anladığını belirten Nic’le Jules tartışırken çocuklar kapıdan her şeyi duyarlar. Burada açıkcası Laser’in sevineceğini, annesinin donör de olsa babasıyla böyle bir ilişki yaşamalarını onaylayacağını düşünmüştüm. Ancak, çocuklar onları öyle benimsemişlerdir ki; nasıl normal bir evlilikte aldatan tarafa tepki gösterirlerse onlar da öyle davranırlar. Tartışmaları sırasında Jules “Değer verilmeye ihtiyaç duydum” der. Bu söylemiyle aslında Jules, çoğu kadının evliliklerden, beraberliklerden beklentisini vurgulamaktadır. Her şey yolunda bile görünse bir beraberlikte karşınızdaki kişiye gereken değeri vermezseniz, ona işi ve yapmak istediği şeyler konusunda destek olmazsanız, hep “Benim düşündüğüm doğrudur.” derseniz bazı şeyleri de göze almanız gerekmektedir, çıkarımını yapabiliriz.
Bu olaydan sonra o mutlu aile tablosu gitmiştir. Çocuklar Jules’e sırt çevirirler. Paul’u ise görmek istemezler. Joni, yakında üniversiteye başlayacaktır ve onun hazırlıkları da bir yandan sürmektedir. Paul de dahil herkes mutsuzdur. Paul, bir akşam kızıyla konuşmak için kapıya gelir. Üniversiteye gitmeden onu görmek istemektedir. Ancak kapıya gelen Nic, ona öyle bir konuşma yapar ki gerçekten rolünün hakkını burda vermiştir. Ama gene de benim adayım Natalie Portman’dır.
Ve o gece Jules, onlardan af diler, pişman olduğunu söyler, annelerini sevdiğini belirtir ve “Evlilik zordur, evlilik lanet bir maratondur.” der. Bence filmde dikkat çeken şey her ne olursa olsun arada sevgi varsa affedicilik de olmalıdır.

Ama bu konuşma da hala durumu hafifletmemiştir. Ertesi gün Joni’yi okulundaki odasına yerleştirirlerken Joni’nin yalnız kalmak istemesi üzerine dışarı çıkarlar. Ancak, çok kısa bir süre sonra Joni onları ne çok sevdiğini anlar ve dışarı çıkar. Onları bulamaz. Veda etmeden gittikleri sanıp üzülürken ailesi gelir. Ve artık her şey yoluna girmiştir. Joni’yi orda bırakıp evlerine dönerlerken el ele tutuşan Nic ve Jules’e arabanın arka koltuğunda oturan Laser, öyle bir bakışla bakar ki o böyle mutludur.
Böyle bir ilişki kimine göre doğru kimine göre yanlıştır ama kişi nasıl bir ailede doğmuşsa ona alışır ve en doğru şey de kendi ailesidir. Burda kaybeden, -donör baba- Paul olmuştur. Eğer bir aile kurmak istiyorsa mutlaka ve mutlaka bir emek harcaması gerekmektedir. Sadece fiziksel açıdan katkıda bulunmak kimseyi ebeveyn yapmaz, yapamaz. Bu açıdan, çocuklar donör babalarını tanımalılar mıdır gerçekten?


Hatalar affedilmeyi bekler...




27 Ocak 2011 Perşembe

THE KİNG'S SPEECH (ZORAKİ KRAL) Binlerce cam açabilirsiniz, güzel bir konuşmayla..


Yönetmenliğini Tom Hopper’ın yaptığı ve muhteşem kadrosu ve oyunculuklarıyla kesinlikle birçok heykelciği kapacak olan filmin Oscar’daki şansı ya da diğer aday filmlerle karşılaştırması konusuna değinmeyeceğim. Gene senaryodaki karakterleri,davranışları tahlil etme üzerine bir yazı olacak bu. Yavaş ilerlemesine rağmen insanı hiç sıkmayan hatta sonu belli olmasına rağmen insana acaba başarılı olabilecek mi sorusunu düşündüren bir yapım. 'Bertie' lakaplı 'Albert Frederick Arthur George' yani ileride kral olacak olan başkarakterimiz konuşma bozukluğu çeken biridir.  Ülkenin ileri gelen en iyi doktorları, konuşma terapistleri onun bu eksikliğini gidermek için ona yardımcı olmaya çalışırlar. Oysa Bertie’nin ihtiyacı olan şey kendine olan güvenini yeniden kazanmasıdır. Bir şekilde karısı Elizabeth’in ona bulduğu terapist Lionel’le olan diyalogları ile Bertie’nin geçmişte yaşadıklarını öğreniyoruz. Filmde de belirtildiği gibi “kekemelik doğuştan gelmez” Çocukluktan beri yaşadıkları adeta ona git kekeme ol demiştir. ”Sol elini kullanan biriyken otoriter babasının onu sağ elini kullanmaya zorlaması, epilepsi hastası bir kardeşinin 13 yaşında ölerek onu etkilemesi, abisinin küçüklüğünden beri onu ezmesi, alay etmesi, anne-baba sevgisini hiç hissetmeyip dadılar elinde büyümesi ve bir dadısının abisini devamlı kayırarak Bertie’yi yanlış yaptığında çimdiklemesi...  Tüm bunların sonunda  ortaya çıkan cesaretini yitirmiş, kararlarını kendi veremeyen, utangaç, kendine güveni bir anda kırılabilen, sert görünmeye çalışmasına rağmen naif bir karakter. En başta Lionel’le çalışmaları sırasında ünvanından sıyrılamayan ama zaman ilerledikçe onunla aralarındaki tüm duvarları yıkan hasta-doktor ilişkisinden iyi bir dostluğa dönüşmenin öyküsü bu.  Karısının zoruyla terapiste ilk gittiğinde daha önceki doktorlardan farkını görüyoruz. Dük gelecek diye herhangi bir hazırlık yapmaması, gayet sıradan biri gelmiş gibi davranması, eşi çay isteyince kendi alabileceğini belirten tavrı, evin şaaşalı olmaması bir kenara kırık dökük olması farklı biri olduğunu hemen hissettririyor zaten.  İlk randevuda doktorla kocasını tanıştıran karısı dışarı çıkıp beklemeye başlıyor. Karısı mütevazi, kocasına güveniyor (hatta çevresinde ona güvenen tek kişi), onu hep destekliyor, sevgisini her an belli ediyor, ona inanıyor, onun için uğraş veriyor. İçinde bir de böyle menfaaatsiz bir aşkı da barındırıyor bu film. Yumuşacık, insanın içine işleyen bu güzel evlilikleri de filme yumuşak bir hava katıyor.
İşte bu ilk randevu kral açısından pek iyi gitmiyor. Kendine böyle davranılmasına alışkın olmayan Bertie sinirleniyor, sigara yakmaya yeltendiğinde doktor tarafından bu önleniyor. Hatta orada geçen diyalogda Bertie kendisini rahatlattığı için fizyoterapistinin önerdiğini söyleyince böyle sigara içerse öleceğini belirtmesi de kralın ileride akciğer kanserinden öldüğünün bilinmesi açısından trajikomik duruyor. Doktor, ona yeni bir yöntem denetiyor. Kulağına taktığı kulaklıkta Bethoven çalarken Shakespeare’in o meşhur tiradının yazılı olduğu kitabı okumasını istiyor. Kendi sesini duyamadan okumaya başlıyor Bertie. “To be or not to be..” Bir süre sonra başarısız olduğunu düşündüğü için sinirlenip okumayı bırakıyor ve oraya bir daha gelmeyeceğini söyleyerek terk ediyor. Tabii ki uyanık (!) seyirci okumasını yaparken kayıt ettiği plağı paketleyip ona verdiğinde onun son gelişi olmadığını tahmin ediyor.


Bertie, eski metotlarla çalışmalarına devam ediyor. Ancak hiçbir gelişme gösterememesi kendisini sinirlendiriyor ve bir gün plağı dinlemeye başlıyor. Hiç pürüzsüz takılmadan dinlediği bu sesin kendi sesi olduğuna inanamıyor. Ve karısıyla beraber tekrar Lionel’in yolunu tutuyorlar. Dükle doktor arasında inanılmaz bir iletişim kuruluyor. Bertie, kendisine böyle davranılmasına alışık olmadığı için bazen sinirleniyor pes eder gibi oluyor ama doktor her seferınde ona sakin yaklaşıyor. Bertie, içinde sakladığı her şeyi onunla paylaşıyor. Anlattıkça rahatlıyor. Korkmamayı öğreniyor, kendinin farkına varıyor, kendiyle yüzleşiyor, cesaretini ortaya çıkarıyor. Onun da bir kişiliği olduğunu öğretiyor doktor ona. Hele sonuna doğru kral tahtına doktorun oturup onun sinirlenmesini sağlayıp ona karşı sesini yükselttiği sahne muhteşem keyif verici. Halbuki doktor oranın da sıradan bir koltuk olduğunu, heyacanlanmasının boşuna olduğunu vurgulamak da istiyor.
Bu çalışmalar sırasında dükün babası ölüyor ve krallık görevi abisine veriliyor. Aslında abisi de kendi içinde incelenmesi gereken farklı bir karakter. Kardeşinden bambaşka bir karaktere sahip. Kurallara uymuyor. Babası öldüğünde hiç kimse üzüntüsünü belirtemediği halde, o annesine sarılıp ağlayabiliyor. Evli bir kadına aşık, onunla eğlencelere katılıyor, içki içiyor, içinde bulunduğu mevkiyi kendi istekleri için kullanıyor. Ancak kralın sevgilisi olan kadın kocasından boşanıyor. Kral, kurallara göre boşanan bir kadınla evlenemeyeceğni biliyor. Dük ise onu ikna etmeye çalşıyor, bir kral gibi davranmasını istiyor.  Bertie onu uyardığı zaman onun kekemeliğiyle dalga geçiyor. B b b bertie.. ancak abinin krallıktan vazgeçerek aşkı için her şeyden vazgeçmesi filmin kırılma noktası oluyor. Artık kral Bertie’dir. Ancak yılbaşında hem tacı takılacak hem de bütün devlet erkanının önünde konuşmasını yapacaktır. Kral, sarayda kendi kendine konuşma çalışmaları yaparken daha önceki kralların tablolarının bulunduğu odada bunu asla başaramıyor. Hatta filmin sonunda yaptığı radyo konuşmasında dikkati dağılmasın diye odanın tamamen eski kumaşlarla kaplanması da ince bir ayrıntı bence.
Lionel onun konuşması sırasında onun yanında bulunacaktır. Bir gün saraya onunla gelen kral tabii ki başpiskoposun tepkisiyle karşılaşıyor. Ve Lionel’i araştıran rahip aracılığıyla aslında gerçekten doktor olmadığını, diploması bulunmadığını öğreniyoruz. Buna çok sinirlenen kral onu kovmak uzereyken işte o muhteşem tahta oturma sahnesi yaşanıyor. Ve cesareti ortaya çıkan kral onun yanında olmasını istiyor. Böylece aslında diplomaların değil, tecrübenin gerçek öğrtmen olduğu vurgulanıyor.
Ve nihayet Hitler İngiltere’yi tehdit etmeye başlıyor. Artık savaş kaçınılmaz oluyor. Bunu bildirmek ve halkı cesaertlendirmek için radyodan halka seslenmek de tabi ki krala düşüyor. Gene Lionel’i çağırtıyor. Devletin ileri gelenleri kralı konuşma yapacağı odanın kapısında bekliyorlar. Tabii hiçbirinin inancı yok. Kralın sesindeki herhangi bir bozukluk halkın inancını yitirmesine neden olacak ve savaş başından kaybedilecektir.  Dikkati dağılmasın diye eski kumaş parçalarıyla her yer kaplanmış olan odaya girdiklerinde kral heyecanını gizleyemez. Yapamayacağını düşünürken bir yandan doktorla yaptıkları egzersizleri kendi kendine tekrarlar. Koca kralın dans ederek fuck fuck shit shit diye bağırması da ayrı bir komiktir tabii.. Fonda Beethoven’in 7. Senfonisi çalarken yaptığı bu konuşması bitince ayağa kalkıp alkışlamak istiyor izleyici de. Filmin beklenen ama beklendiği kadar da en etkileyici sahnesi bu oluyor. En sonunda doktorun hala w harfinde kekeliyorsun diye takılmasına karşılık, kralın “E bir yerde benim olduğum ortaya çıkmalı, yoksa inanmazlar” demesi de hoş bir diyalog oluyor. Artık daha iyisini yapabileceğine inanan o tahtı hak eden  bir kral vardır. Odadan çıkarken yürüyüşündeki özgüven filmin mesajıdır bana göre.  İnanç ve çabanın çözemeyeceği hiçbir şey yoktur bu dünyada.

“Sadece kralın kardeşi” ve “hiç kimselik”ten  Kral 6. George’a gidişin öyküsüdür bu.

Güzel bir konuşmayla binlerce cam açabilirsiniz, ancak söylenenleri kulaklar gerçekten duyduğu sürece.

26 Ocak 2011 Çarşamba

BLUE VALENTİNE - Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda değil






120 dakika boyunca izlerken her saniyesinde içimin acıdığı tek film belki de.Keşke izlemeseydim dediğim,  ama bir o kadar da iyi ki izlemişim dediğim bir film tanımı yapsam karışık gelebilir bu size belki.  Filmin başından beri her karede, mutluluk anlarında bile insanı acıtan bir dram. Aslında sahte bir mutluluğa tutulmuş bir kadın, hayatta hiçbir şeyde dikiş tutturamamış bir adam Dean. Dean, ilk bakışta aşık olur. Aslında çok iyi bir insandır. Kendi annesinden babasından görmeyi istediği ilgiyi, sevgiyi, mutluluğu bulamamıştır. Ve aşık olduğu ilk kadından da asla kopamaz. Kopmak istemez, çünkü tek kalmaktan korkmaktadır. Kadın onu sevmese de yanında olursa, kötü de gitse evlilikleri bozulmazsa o mutlu olacaktır. Çünkü yalnız kalmaktan korkmaktadır. Gene aile dışına itilmekten korkmaktadır. Kendine ait olmayan bir çocuğu bile öz babası gibi kabullenmıiş ve sevmiştir. O kadar benimsemiştir ki oteldeki odada 2. bir çocuğumuz olsun istiyorum diyebilmektedir. Filmin başında mutsuz bir kadın, aile olmaya henüz hazır değilken bir çocuğu öldürmeyi göze alamadığı için evliliği kabullenmiş bir kadın. Ama düşünüldüğünde filmin başından beri güçlü olan da gene kadın. Gene boşanmaya cesaret eden de, aşkın peşinde koşan da kadın. Çünkü "içimde bir şey yok, burda bir şey yok" diye kalbini gösterirken içinde kopan fırtınaları da çok iyi yansıtmaktadır. Ama tüm bunlara rağmen Dean, ondan kopmak istemez. İçki içtiği zaman eşinin iş yerine gidecek ve olay çıkaracak kadar da fütursuzdur. Doğru düzgün bir işi yoktur. Taşımacılık, boyacılık gibi günü birlik işlerin peşinde koşar. Çünkü liseyi bile bitirmemiştir. Okulun saçma olduğunu düşünür. Kadın ise tıp okumakta iken -filmde bu belirtilmese de- büyük ihtimal bunu bitirememiştir ve hemşire olmuştur. Üstelik çok başarılı bir öğrencidir. Çok iyi bir doktor olacakken evlenerek bunu engellemiştir. Aslında bu arada neden okulu bıraktığını, neden doktor olamadığını öğrenemiyoruz. Fakat kadın bunu başaramamasının yükünü kocasına yüklemektedir. Oysa hamile kaldığı için bu kadar acele evlenmişlerdir. Hamile kaldığı kişi de eski erkek arkadaşıdır. Ama bunun suçunu da Dean'e yüklemektedir nedense. Kadın filmin başından beri mutsuzdur. Babası ve annesi de devamlı kavga etmektedir. Babası sert ve otoriterdir. Belki de Dean'ın o sıcak sevgisi onu etkilemiştir. Aslında bence Dean'in ona duydukları da kafamızdaki bildiğimiz aşklardan değildir. Bana göre o, aşkı ve bir yere ait olmayı sevmektedir. Filmin başında Dean'ın iş arkadaşıyla yaptığı kısa konuşma da aslında filmi özetlemektedir. Dean arkadaşına şöyle der: "Erkekler kadınlardan daha romantiktir. Birlikte olmak istediği kadın için sonuna kadar mücadele eder, ama kadınlar her zaman en iyisini, beyaz atlı prensi kovalar. Mutlu olmaları, evli olmaları hiçbir şeyi değiştirmez." İşte Cindy, belki başlarda mutluluk oyununu oynuyordu; ancak bu, sadece ona sahip çıkmasının verdiği güvendi ona. Ve zaman ilerledikçe bir insanın gerçekten sevmediği bir insanla bareber olmasının ne kadar zor ve sıkıntılı bir durum olduğunu yansıtıyor. 


Filmde dikkat edilmesi gereken önemli ipuçlarından birisi, çalan şarkı: "You and me". Aslında sonuna doğru bize gösteriyor ki otel odasında Dean'ın  çalmaya başladığı şarkı onların özel bir şarkısıdır. Onun için özel doldurmuş ve kızın ailesiyle tanışmaya geldiğinde Cindy'nin odasında bu şarkıyı ona dinletmiştir. O zaman Cindy mutludur. Fakat daha sonra otelde geçirdikleri gece Dean o şarkıyı çaldığında Cindy için bu hiçbir anlam ifade etmemektedir. Kimine göre belki kocasının onu öyle hoş bir otele götürmesi, onunla böyle deli gibi ilgilenmesi Cindy'e nankör diye bakmalarına neden olabilir. Ama olmadı mı olmuyor. Dean onunla sevişmek istediğinde, duştayken ona dokunmak istediğinde kadının tiksindiğini görüyoruz, onu hiç sevmediğini anlıyoruz. Onun dokunmasına, konuşmasına bile dayanamamaktadır. Bu da gösteriyor ki aslında kadın sevmedi mi bunu hemen belli ediyor, numara yapamıyor, sevmeden sevişemiyor. Film boyunca kadının içinde bulunduğu sıkıntılı durum da izleyiciyi aynı sıkıntıya sokmaktadır.
Filmin sonunda havai fişekler altında Dean'in uzaklaşması da atlanamayacak bir ayrıntıdır bence. Çevrede herkes mutluluğu yaşarken onun içinde de patlamalar olmaktadır. Dean, güçsüzdür ve bu da film boyunca bir kadın olarak benim sinirimi bozmuştur. Bence tam bir asalak ve uzak durulması gereken erkek modelidir. Babasının evinde boşanmak istediğini söylediğinde bir çocuk gibi ağlamıştır. Bana söz vermiştin demiştir. Halbuki bu, genel olarak erkeklerin kadınlarda hoşlanmadıkları huylardan biridir. Bütün evliliklerde hatta beraberliklerde birçok söz verilir. Hiç ayrılmayacakmış gibi sever insan. Ama neler yaşanacağını kimse bilemez. Bu, filmin başından sonuna kadar sık sık geri dönüşlerle  fazlasıyla seyirciye hissettirilmiştir zaten.  Bu film kimsenin yaşayamayacağı büyük bir aşk hikayesi değildir. Herkesin yaşayabileceği sıradan bir aşk vardır burada; ama ayrılıklar yaşanırken insanların neler yaşadığını hissettirmesi açısından önemlidir.  Özetle, her aşk bir gün bitmeye mahkumdur. Önemli olan o raddeye geldiğinde zorlamadan, iki taraf da yıpranmadan noktalanmalıdır. Zaten bu bir aşk filmi değil bir ayrılış öyküsüdür.

Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda değil.