25 Haziran 2011 Cumartesi

KIYIDAN UZAKLAŞTIM



Yaşamı kıyısında yaşamak ya da olabildiğince açılmak.. Kıyıdan uzaklaşmadığın sürece kıyıdaki çakıl taşlarını alır atarsın denize, kumdan kaleler yaparsın. Bozarsın kaleyi, gene aynı kumlarla yeni bir kale inşa etmeye çalışırsın. Sonra gelir bir büyük dalga o kaleyi de yıkar geçer. Bir kısım kumu da alıp götürür denize. Sonra bir gün başka bir dalga aynı kumları gene getirir serer senin ayaklarının dibine. Bu böyle sürüp giden kısır bir döngü haline gelir, sen kulaç atmak için denizin uzaklarına gözünü dikip bakmazsan ve bir gün kıyından uzaklaşmaya karar vermezsen.

Ve bir gün beklenen an gelir korkularını yenersin, atarsın adımını, girersin denize ve önce küçük küçük sonra büyük kulaçlarla yol almaya başlarsın. Uzaktan baktığın o sonsuz derinliğe daha dikkatle bakmaya başlarsın. Ne çok şeyi ıskalamışssındır yıllarca, ne çok güzellikten yoksun kalmışsındır yaşamında. Oysa, bu güzellikler hep burdaydı, sen yokken de. Ama görünmedikten sonra güzellik, varlığını sürdürmesinin ne anlamı vardır ki... Attığın her kulaçta yeni bir dalga oluşturursun,  girdaplar yaratırsın. Kendi girdaplarında boğulma tehlikesi geçirirsin çoğu zaman. Belki de gözüne kaçan tuzlarla yanar canın. Ama artık çıkmışsındır sonsuz yolculuğuna, dönmek sana yakışmaz. Dönsen artık sen eski sen değilsindir. Bir kez, daha güzelini görmüşse göz, eskiden güzel sandıklarına döner bakar mı? Gene yaşamını kıyısında sürdürmeye devam edebilir mi? Öyleyse açılmışken derinlere dönüş yolu artık imkansızlık literatürüne girmiştir. Ve şunu bilirsin ki, kendi dalganda boğulacaksan bile büyük denizde boğulmuşsundur. Ve üstelik tüm derinliklerine, güzelliklerine şahit olarak yaşamın.

Öyleyse, dönüş yolu hala gözden kaybolmamışsa da artık dönmeyi istemezsin. Gözünü kaparsın tuzlardan korunmak için ve daha büyük daha hızlı yüzmeye devam edersin yolculuğuna, korkmadan...

23 Haziran 2011 Perşembe

Aşk Bitti




Aşk bitti 
Elimden sanki minik bir balık kayıp gitti 
Aşk bitti 
İçimden sanki bir şeyler kopup gitti 
Aşk hiç biter mi 
Hiç bir şey olmamış gibi 
Boşlukta kaybolup gider mi 
Aşk hiç biter mi 

13 Haziran 2011 Pazartesi

Bu Gün Yeni Bir Gün



Bu gün yeni bir gün. Üstesinden gelemeyeceğim şeyleri artık düşünmeme kararı aldım. Sabah inanılmaz bir şekilde garip uyandım.  Feci sıcaktı, bütün camları açtım, ama sıcak bir türlü geçmiyor, içten içe gelen o garip duygu bir türlü gitmiyordu. Heralde başka bir paralele gitme zamanım gelmişti J Evin içinde ne olduğunu anlayamadığım sancılar içinde dolanıp duruyordum. Bari yatağıma gideyim  diye adımımı attığımı hatırlıyorum en son. Gözümü açtığımda yerde yatıyordum. Hiçbir acı hissetmiyordum, demek ki yavaş düşmüştüm. Ama rahatlamıştım, içimdeki o belirsiz ve garip duygu geçivermişti. Sonra yatağıma geçtim, uyudum.
Demek ki böyle bir gün, fark etmeden yaşamımın sona ereceğini ayrımsadım . Öyle ne kadar baygın yatmıştım bilmiyorum. Ama orda öyle sonsuza kadar ya da en azından birileri beni bulana kadar kalabileceğimi fark ettim. Ve hayatın karşıma çıkardığı olumsuzluklar karşısında aslında bu kadar da naif olmamam gerektiğini idrak ettim.  İnsanların umursamazlığına karşılık kendimi neden bu kadar üzdüğüme kızdım. Hayat devam ediyordu oysa.  Eğer, ruhum bu bedenimin içine girerek bana yaşama şansı vermişse, ruhuma ve bedenime gereken değeri vermeliydim. Onlara gereken özeni göstermeli, beslenmeme, uykuma, yaşam tarzıma, her şeyime dikkat etmeliydim. Biraz oluruna bırakmalı, düşünmemeliydim. En ufak sorunda çekip giden bencillerden uzak durmaya çalışmalıydım. Her şeyden önce kendim önemliydim. Artık insanları kırmamak adına, ayıp olur mu acaba adına yaşamayı bırakmalıydım. Yanımda, çevremde artık beni mutsuz edecek insanlara yer vermemeliydim. Kendimi önemsemeliydim. Çünkü bir gün, öyle yapayalnız ölüp gitmek vardı. Bu sabah gözümü açtığımda yerde kendimi bulmam bunları düşündürdü işte bana..

Bugün yeni bir gün.


11 Haziran 2011 Cumartesi

BEN BENDEN OLGUN İNSAN İSTERİM


Ben;
Benden olgun insan isterim karşımda!
Benden dürüst,
En ufak dalgada,
Arkasını dönmeyecek kadar olgun.
Arkamı döndüğümde,
Sırtımdan vurmayacak kadar güvenilir.
Bir o kadar cesaretli olmalı.
Yağmurdan ıslanıp,fırtınadan kaçmamalı.
Ayağı taşa takılınca kayadan korkmamalı.
İşine gelince sevip,
Zoru görünce bırakmamalı!

                                                CAN YÜCEL

BİR ŞEHRİ TAM KALBİNDEN, BEYNİNDEN VURUP GİTMEK VAR..

6 Haziran 2011 Pazartesi

Hayatı ıskalama lüksün yok senin...



Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
 Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.
 Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın. Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
 Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana. Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....
 Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...
                                                                                   Nazım Hikmet

Her ne yaşarsa yaşasın insan, yüreğinin sesini dinlemişse eğer yaşadıklarının getirdikleri pişmanlık olmaz. O yüreğine kattığı sevinçleri göz ardı etmez. O yaşanmışlıklar, hayatı da yaşamanın getirileridir. Üzüntüleri de olsa yaşananlar hep kardır insana. Yaşadıklarının anılarıdır, güzellikleridir yaşamına anlam katan. Iskalanmamış bir hayat yaşayarak ruhuna ve bedenine verdiğin bir ödüldür, yüreğinin sesiyle yaşadığın her şey...

10 Mayıs 2011 Salı

DÖNÜŞÜM


Ben vardım
Sen geldin
Biz olduk...

Sen gittin
Ben kaldım
Sen oldum...

8 Mayıs 2011 Pazar

ÇÜNKÜ..



Farklı olmak her zaman diğerlerinden üstün kılsa da seni,
buna inansan da
sığ görüşlüler bunu idrak asla edemeyecekler.
Sen de aslında onları umursamadan ve aslında onlar gibi sıradan düşünmediğinin getirdiği gururu yaşayacaksın her zaman..
İşte, seni ömrün boyunca ayakta tutacak olan şey
bu gururun ve vakurluğun olacak.
Herkes sıradan sığ düşüncelerle yaşamlarını anlamlandırmaya çalışırken
sen aslında bunun böyle olmadığını bilmenin
ve onlar gibi olmadığının haklı gururunu yaşayacaksın.
Aslında hep kalabalık olacaksın
ama senın gene de kendine ait bir yalnızlığın olacak.
Kendine böyle bir zaman ve yer her zaman yaratacaksın.
Büyüdüğünde
kimi zaman  ben de herkes gibi sıradan olabilseydim,
işte o zaman mutlu olurdum, dediğin anlar olacak
Çünkü
daha çok şey bilmemek kişiyi her zaman mutlu etmiştir.
Çünkü
toplum hep senin için düşünür,
hep senin için sen fark etmeden
ister istemez içten planlar yapar.
Ama inişlerin olduğu gibi
inanılmaz yükselişlerin de olacak.
Çünkü sen inandıklarının peşinde gidensin.
Çünkü sen aslında sorgulayarak kendi gerçeğine ulaşansın.
O yüzden hiçbir zaman seni yıldıramayacak karşı gelenler,
bilakis güçlendirecek.
Zaman geçtikçe gençliğindeki gibi olmayacak bu baş kaldırışların.
Daha ılımlı olacaksın.
Yerine göre susmayı öğreneceksin.
Ama hiçbir zaman inanmadığın şeyleri kabul etmeyeceksin,
haksızlıklara göz yummayacaksın.
İşte kızım sen büyüdüğünde de aslında değişen hiçbir şey olmayacak
Sen sadece onlarla yaşayamaya alışacaksın
Alışmış gibi görüneceksin..

24 Nisan 2011 Pazar

HAYATIMIZIN 7 GECESİ


-          --  İçeri herkesi almıyorlar. Bildiğin kulüplerden değil.
-          - - Ne yapmak gerekiyor?
-          --  Kapıdakini ikna etmek.
-          -- Neye?
-          -- Hayatının yedi gecesine.
-          -- Nasıl yani?
-          -- Anlatacak yedi gecesi var mı hayatının? Ona bakıyorlar.
-          -- Hiç böyle bir şey duymadım.
-          -- Binbir geceyi de mi duymadın, birka gecesini olsun okumadın mı?
-          -- Herkesin o kadar var mıymış peki?
-          -- Her hayatın vardır mutlaka unutulmayan bir yedi gecesi
-          -- Ya hiç düşünmedim, böyle sorunca da aklıma anlatacak hiçbir gece gelmiyor.
-          -- Nasıl öleceksin?
-          -- Ne, nasıl öleceğim?
-          -- Yedi gecesi olmayan bir hayatla nasıl öleceksin?
-          -- Ya tamam vazgeçtim, gitmeyiveririm kulübüne.
MURATHAN MUNGAN...


Eğer hayatımız boyunca yaşadığımız özel anların sayısı 7’ye ulaşmamışsa henüz yaşamımızı tam olarak anlamlandıramamışız demektir. Öyleyse bize düşen bu sihirli rakama ömrümüz yettiğince yetişmeye çalışmak. Her şey bitip geriye dönüp baktığımızda böyle muhteşem 7 an sayamıyorsak yazık etmişizdir ömrümüze.. Yoksa, asla giremeyiz kazananlar kulübüne.. 

17 Şubat 2011 Perşembe

YÜZ YIL MI GEÇMİŞ ÜSTÜNDEN...


Tevfik Fikret, rutubetli bir şubat sabahı Aşiyan’daki yatağından kalkmadan ayak ucunda görünen penceresine çevirir gözlerini. Güneş ışığı girmez içeri, yoğun bir sis vardır. Yavaşça doğrulur, pencerenin yanına gider. Denizin üstünü kaplayan sis tabakasına bakar, bakar. Sonra gözlerini yavaşça sokağa doğru çevirir. Karşı kıyıyı görmesine engel olan sis, bahçesindeki karaltıyı görmesine engel olamaz ama. Her günkü yerinde durmaktadır onu gözleyen polis memuru. Polisin duvarı ile sisin duvarı arasında kalan şair, o gün bütün bir devri bütün dertleri ile anlar. Ve masasının başına gider, “Sis” şirini yazmaya başlar.

Sarmış yine ufuklarını bir inatçı duman,
bir apak karanlık ki durmadan artmada.
Basıncının altında silinmiş bir varlık,
bir tozlu ve ürkünç ulu yoğunluk ki bakışlar
dikkatle işleyemez derinliğine, korkar!
dizeleriyle başlayan şiir, İstanbul’u güzel ve ahlaksız bir kadına, sisi ise çirkinlikleri örten bir örtüye benzetmesiyle devam eder. Ardından İstanbul’un panoramasını çizer, saray ve etrafında yaşanılan hayatı tasvir eder. Şehirde yaşayan insanların ahlakları ve davranışlarıyla nasıl bir çöküntü içine girdiklerini anlattığı bölümleriyle de şiirini sürdürür. Ama aslında eleştirdiği devrin hükümetidir. Yapamaz, susar. İstanbul’u dillendirir.

Çok uzun bir şiir olan “Sis”in son dizelerine dikkat çekmek istedim aslında. Şiir 1902 yılında yazılmış, içinde bulunduğumuz tarih 2011. O dönemden bu döneme ne değişmiş ya da aslında yasaklamalar, dinlemeler giderek çoğalmış mı? Aşağıdaki dizeleri umarım üşenmeden okursunuz. Bir arpa boyu yol alamamışız ne yazık ki..

Ey olmayacak söz, ey sonsuzca bilinen yalan,
Ey mahkemelerden sürekli sürülen hak;
Ey kuruntuların saldırısı ile duyguları bitkin
Vicdanlara uzatılan meraklı kulak;
Ey dinlenme korkusuyla kilitlenmiş ağızlar;
Ey ulusal çaba ki nefret edilmiş ve horlanmış;
Ey kılıç ve kalem; ey iki siyasal mahkum;
Ey erdem ve edebin payı; ey unutulmuş yüz;
Ey korku yüküyle iki kat gezmeye alışmış
İleri gelenler ve adamları,koca bir ünlü kesim...
Ey eğilmiş baş, ki apAK, ama iğrenç...

Ne kadar tanıdık değil mi? Yoruma bile gerek yok. Meraklı kulaklar (!), korkuyla kilitlenmiş ağızlar, susturulmuş düşünceler, adaletten yoksun kalmış mahkemeler, kalemler mahkum, erdem ve edep ise unutulmuş..

YIL 2011. BURASI TÜRKİYE CUMHURİYETİ.. DEVRİ İSTİBDÂD..

15 Şubat 2011 Salı

AŞK TESADÜFLERİ BU KADAR DA SEVMESİN.. ♥


Aşk teadüfleri sever(miş). Evet severmiş de bu kadar çok tesadüfün göze sokulmasına gerek yoktu. Geçmişe dönük karelerin hepsinde sağdan Özgür(Mehmet Günsür) geçerken, soldan Deniz (Belçim Bilgin) geçiyor. Her karede neredeyse çizgi film tadında bir tesadüf abartısı. Evet hayatımızda belki de gerçekten ileride beraber olacağımız ya da hayatımızda önem arz edecek  biri ile farklı mekanlarda bulunmuş olabiliriz. Ama o yıllarda zaten kaç tane mekan var ki Ankara’da, o tarz takılınan. Devamlı aynı mekanlara gidiyorsun ama hiç mi hiç göz aşinalığı olmuyor. İşte olmadı mı olmuyor.. ama bu da öykünün gerçekçiliğini biraz engelliyor. Evet geçmişine ait bir tek resmin bile kalmamış ama gene de genç yaşta alzheimer mı oldun da her şeyi unuttun.. Aslında aynı gün doğmalarından sonuna kadar her şey tesadüf..Eski sevgilinin tiyatro kapısında yatarken Özgür’ü bulması da bir tesadüf.. Öyleyse aşk değil, tesadüf olan: hayat tesadüf. Deniz’in bisikletin önüne kendini atması ve kaza yapan Özgür’ün ailesinin bu sayede oğullarının kalp hastası olduğunu öğrenmeleri..Kızın parkta oyun oynarken babasını başka bir kadınla görmesi, bunu yazdığı günlüğünü annesinin bulması ve ayrılmalarına neden olması da tesadüf.. Ya da kızın doğumunun erken olması dolayısıyla hayatta kalması. Öyleyse tesadüfler her zaman AŞK gibi güzel bir şeyi beraberinde getirmez. Bu sebeple adıyla çeliştiğini düşünüyorum filmin ben.

Filmin rahatsız edici yönü de; konuşmalarda çok tutukluk olması ve akıcılıktan yoksunluğu. Filmin başlarında bu daha çoktu ama ilerledikçe daha doğallaştılar ya da ben kanıksadım. Ayrıca, Özgür ve Deniz’in arasındaki aşktan öte onların ailelerinde yaşananlar daha gerçekçi ve anlamlıydı bence. Filmi kurtaran yan hikayeler olmuş desem umarım çok haksızlık olmaz. Altan Erkekli, Şebnem Sönmez, Ayda Aksel tartışmasız çok iyilerdi. Kahramanların çocukluk yıllarını oynayan çocuklar da çok iyi oynamışlardı. En favorilerim kızın küçüklüğü ve Özgür’ün ergenlik yılları.

Ama şu var ki izlerken bir sonraki adımı tahmin etmek zor olmuyor. Seyirciyi şaşırtan vurucu bir şeyler bekliyor insan. Ayrıca, bazı absürd şeyler de yok değildi. Madem merdivenleri çıkamayacağını biliyorsun, yatır alt kattaki koltuğa zorlamaya gerek yok. Hele kızın sevgilisinin annesi hakkında konuşurken tuvalette kadınla karşılaşması çok yapaydı. Aşk hikayesinden çok yan olayların ön plana çıkması bence olmamış. Zaten filme asıl güzelliğini veren onlar. Halbuki aklımızda kalanın ana hikaye olması gerekmez mi.?

Babam ve Oğlum, Issız Adam gibi duyguların suistimalini içeren  filmleri keyifle izlemişlere tavsiye edebileceğim; Ankara’yı bilen, tanıyan, çocukluğunun bir kısmını orada geçirmişler için güzel bir nostalji yaşatabilen ama sonunun inanılmaz basit bir yaklaşımla bağlanmasıyla sıradan olarak yorumlayabileceğim klişe dolu bir film..

HAYATININ ÇERÇEVESİNİ NASIL ÇİZECEĞİNE SEN KARAR VERİRSİN.. TESADÜFLER DEĞİL..

3 Şubat 2011 Perşembe

BİR FENERLİNİN GÖZÜNDEN BEŞİKTAŞ TARAFTARI


“Maç TRT’de izlenir” dedik, ama ısrarlara dayanamayarak Fi-Yapı İnönü Stadı’na konuk seyirci olarak gittik geçen akşam. E doğruya doğru bir de Türkiye Kupası kazanmaya yakın olmak nasıl bir duyguymuş yerinde görelim dedik J Elimden geldiğince objektif bir yazı yazmaya çalışacağım. Maçı yorumlamayacağım tabii ki.. Zaten 5-0 bitmiş bir maçın yorumunu yapmam ne haddime. Oynadılar kazandılar. Tebrik ederiz efendim.

Biri önceden Fenerli olduğumu ispiyonladı sanırım ki girişte yapılan polis aramaları sırasında kimseyi aramadıkları kadar beni aradılar. İlk etapta zaten bozuk paraları kaptırdık. İçerde ise zaten küçücük olan çantamın her gözünü tek tek açtı kadın polis; rujuma, anahtarıma bile çıkarıp baktı. Orda da çantanın kıyısına sıkışmış birkaç bozuk parayla, çakmağı bıraktık. Neden bu kadar aradığını sorduğumda kupa maçı bu, risk alamayız diye salakça da bir açıklama yaptı. Hadi derbi maçı desen anlayacaktım ama.. Bir an sanırım beni buradan içeri almayacaklar diye düşündüm, ama nihayet içeri alındım. Gelelim stada. Açıkçası tellerin olmaması ve sahanın görüş alanının güzel olmasını beğendim. Sanki evden çıkıp mahallenin sahasına gitmiş gibi de hissetmedim desem yalan olur. Bir iki adım atıp sahaya inip getirdiğim büyüleri kaleye gömmeyi düşünmedim de değil J

“Taraftar ateşli beyler.” Ama tahmin ettiğim gibi bir desibel olayı gördüğümü söyleyemeyeceğim. Ama acaba içlerinde olunca bunu fark edemiyor muyum diye de düşünmedim değil. Çünkü bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçında, Kadiköy’de bir avuç olmalarına rağmen onların gürültüsünden başıma ağrılar girmişti. Sanırım dışardan duymakla içlerinde olmanın bir farkı olmalı bu da. Neyse, fizikçi değilim; bildiğim, başımı ağrıtan tek şeyin soğuk olduğu.

Sonuçta 90 dakika boyunca keyif aldım. Tabii ara sıra Fener’e edilen küfürler biraz beni gerdi. Ama sonuçta maç garantilenmişken ve 2 hafta sonra da karşılacak olmamızın getirisi olarak bununla karşılaşacağımı, bir süre sonra bize saracaklarını da biliyordum. Beni tek rahatsız eden tezahürat “Bir sevgilim olsa, saçları sarı olsa..” diye devam edendi. “Yapmayın beyler, ayıp oluyor” desem de sesimi duyan pek olmadı. Onun dışında en ufak durumdan çıkan anlık tezahüratlar çok komikti ve hoştu. Günün anlam ve önemine göre anında yaratılan tezahüratların hakkını da vermek gerek. Defne Joy’a, Mübarek’e, ambulansa yapılanlar gibi... Ama hakeme ettikleri çobanla ilgili tezahürat hoş değildi. “Deniz doğruyu söyle, doğruyu söyle çoban mısın sen” Çoban olmak da suç değil, alay edilecek bir iş hiç değil. Yıllar önce “Rıza Efendi, iki ekmek bir süt” pankartına tepki gösterenlerin buna benzer bir tezahüratta bulunmaları bence yakışmadı.

Biraz deli bir taraftar grubu olduklarını söylemeden geçemeyeceğim. Biraz da maçı izleyin yaw hep bağırmak nereye kadarJ Hele bir adam vardı ki evlere şenlik. Lakabı “Ciğerci” imiş. Maç başlayınca soyunan devrede giyinen sonra gene soyunan bir kişilik. Saha kenarından 90 dakika boyunca Hilbert diye bağırıp, taktik verip durdu. Bence en büyük desibeli o adam yaratıyor. Tek başına tüm stada yetecek sesi var. Hele o go go, come on, Q’ya Q’ya diye bağrışları yok muydu, kahkahalarla güldüm resmen. Adamın ten rengi soğuktan kırmızıya geçiş yapınca lakabının neden ciğerci olduğunu da anladım. Ciğer gibi kızarmıştı. Ama bu tamamen benim hayal gücüm de olabilir J

Ayrıca maç sonuna doğru hatrı kalmasın diye tezahüratta bulunmadıkları diğer futbolcularına da adlarına uygun kafiyeli bağırmaları da şıktı.

Sonuç olarak, değişik bir akşam geçirdim. Hangi takımı tutarsanız tutun futbol güzel şey. Hiçbir sporda o takım ruhunu, kazanma hırsını, dayanışmayı bulabileceğimi sanmıyorum.

HİÇBİR AŞK FENERBAHÇE AŞKINDAN ÜSTÜN OLAMAZ..

Fener İnönüye nasıl mı gelecek? Böyle gelecekJ Alnının akıyla da gidecek..


2 Şubat 2011 Çarşamba

Salaklar Sofrası - DİNNER FOR SCHMUCKS



Bu film 1998 Fransız yapımı Le Diner de Cons’un Hollywood versiyonu. Ben Fransız versiyonunu izlemediğim için bir karşılaştırma yapamıyorum. Zaten öyle bir derdim de yok. Dinner for Schmucks hem müthiş eğlenceli hem de insanın içine işleyen bir dram. Film boyunca vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz ve keşke hiç bitmese diyorsunuz. Bence tek kelimeyle süper.
Tim (Paul Rudd), iş yerinde yükselmek isteyen biridir. Patronu Fender ve arkadaşları her çarşamba akşamı bir yemek düzenlerler. Bu yemeğin adı “Salaklar Sofrası”dır. Herkes yanına bir salak alıp getirmek zorundadır. Gecenin sonunda o gecenin en iyi salağını seçerler ve bir kupa verirler. Tabii ki oraya salak adıyla getirilen kişiler bundan habersizdirler ve yetenekleri için oraya çağrıldıklarını sanırlar.  Tim de yükselmek istemektedir ve patronunun onu salaklar sofrasına en salak kişiyle kalkıp gelmesini istemesi ona terfi şansını doğuracaktır. Tim’in sevgilisi Julie, bu yemeğe katılmamasını ister. Çünkü Tim iyi yürekli bir insandır, insanlarla alay etmez, yufka yüreklidir. Ama Tim gene de bunu kabul eder. O yemeğe kimi götürebileceğini düşünürken arabasıyla  Barry’e (Steve Carell) çarpar. O andan itibaren bütün hayatı değişir. Artık Barry hayatına girmiştir ve Tim’in başı beladan kurtulmaz. Aslında salaklık kupasını aldığında Barry herkese bir insanlık dersini de vermiş olur. O sofra sahnesine kadar film çok çok komiktir, sofra sahneleri de komiktir; ama bir yandan da o insanların saflıkları içimizi de burkmaktadır.


                                           "Ölü taklidi yapın gider beyler.."


Hayat karşısında canım sıkıldıkça, bir şeyler ters gittikçe, bir şeyleri yitirdiğimi hissettiğim zaman bu filmi izleyeceğim. Çünkü hayaller asla yitirilmemeli. İnsanı hayalleri ayakta tutar. 


Birileriyle alay edeceğimiz zaman bir kez daha düşünmeliyiz ki alay ettiğimiz insanın o davranışı aslında o kişinin doğalıdır. Ve onu öyle kabul etmemiz gerekir. Hiç kimse bir diğerinden asla üstün değildir. Ve hayatta paradan değerli şeyler vardır: İnsanlık.. İşte bunu asla yitirmemeliyiz.. Dostluğu, insana kişiliğine göre değer vermemiz gerektiğini vurgulayan bu sıcacık film, artık benim başucu filmim.


Dostluktur hayatta paradan da değerli..

31 Ocak 2011 Pazartesi

SOMEWHERE - BAŞKA BİR YERDE



Coppola’nın sabun köpüğü gibi bir filmi bence. Johnny Marco (Stephen Dorff), yakışıklı bir Hollywood yıldızı. Ama her şeye doymuş bir insan profili çiziyor. Uyumak için odasına çağırdığı kızların yaptığı pole dancing onda hiçbir şey uyandırmıyor. Filmin ilerleyen karelerinde bunu zaten çok sık yaptırdığını onun için nasıl sıradanlaştığını da görüyoruz. Johnny, artık her şeyden sıkılmış görülmektedir. Çoğu kişinin belki de özeneceği bir hayatı vardır. Siyah bir Ferrari, kızlar, alkol, canı ne isterse yapabilme özgürlüğü. Ancak bunların hepsi onun için o kadar sıradanlaşmıştır ki artık hiçbir şey onu heyecanlandırmaz. Bu düzensiz hayat artık onun düzenidir. Bir eksik olduğunun farkındadır belki de ama ne olduğunu bilemez. Ta ki ilk evliliğinden olan 11 yaşındaki kızı Cleo’nun yaşadığı Marmont oteline uzun süreli yerleşene kadar. Cleo’nun annesi bir süre olmayacaktır ve onunla ilgilenmek de Johnny’e düşmektedir.

Johnny ve Cleo bir yetişkinmiş gibi takılırlar. Gece yatakta uyku tutmadığında kızına hadi bir şeyler atıştıralım diyerek her çeşit dondurmayı yemesine izin vermesi, onunla Las Vegas’ta kumarhaneye gitmesi, İtalya’ya gittiklerinde otel odasına gelen kadını sabah göndermeyip kahvaltıya dahil etmesi gibi davranışlar içindedir. Ama Cleo, inanılmaz güzel, tatlı ve her şeye yeteneği olan bir kızdır. Bu süreç içinde farkına varmadan birbirlerine alışırlar. Ve ayrılma günü geldiğinde kız ağlamaya başlar. Annesinin dönmesi onu hiç memnun etmemiştir. Otel odasında yalnız kalan Johnny gene eski yaşamına dönmüştür. Eskiden odasında saatlerce uyuyan, sigara üstüne sigara yakan Johnny orada duramaz. Menejerini arar ve çok yalnız olduğunu, hayatta yapayalnız kaldığını ve yanına gelmesini ister. Konuştuğu kişi bunu kabul etmeyince ağlar, Ferrarisine biner ve sadece araba kullanır. Daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapar, kendini, hayatını sorgulamaya başlar. Artık hayatındaki eksikliği fark etmiştir. Onu gerçekten seven birine ve onu o olduğu için seven bir aileye..

Hayatımızdaki eksiklerin farkına gerçekten değer vereceğimiz biri girmeden varamayız. Gerçekten birini hiç sevmemiş , aşık olmamış biri yaşamındaki eksikliğin ne olduğunu anlayamaz, hatta eksiklik olduğunu bile ayırt edemez. Ama hayatımıza birini aldığımızda ve onu her şeyimiz yaptığımızda ne kadar eksik yaşadığımızı fark ederiz. Bilmeden, mutluyuzdur ama bildikten sonra eğer o kişi hayatımızdan çekip giderse işte o zaman eksik kaldığımızı anlarız.

Hayat, yanımızda onu anlamlandıracak kişiler varsa güzeldir.

30 Ocak 2011 Pazar

RABBİT HOLE - SEN HANGİ PARALEL EVRENDESİN?


Rabbit Hole’de Nicole Kidman her zamanki gibi çok güzel. Ve her zamanki gibi üzerine yapışmış olan soğuk duruşlu bir rol üstlenmiş. Ancak iyi bir oyun da çıkardığı inkar edilemez. Keşke, biraz da yaşlanmasını doğal akışına bıraksa da onun o doğal halini de görebilsek.
 8 ay önce 4 yaşındaki çocuklarını kaybetmiş bir çift, Becca(Nicole Kidman) ve Howie(Aaron Eckhart). Becca, acısını yeterince yaşamamış, oğlunun mezarına bile gitmemiş, acılarını öteliyor. Howie ise her gece oğlunun videosunu izlemekte, ağlamakta, acısını yaşamakta. Becca, hiçbir şey olmamış gibi her gün elmalı pay yapmaya devam ediyor. Büyük ihtimal oğulları Danny’nin en sevdiği şeylerden. Becca, sakin bir yaşam sürüyor. Çiçeklerle ilgileniyor, mutfakta yemekler yapıyor. Biri anıları tutmaktan yana, diğerleri yok etmekten. Becca, oğlunun bir şekilde ölümüne neden olan köpeklerini annesine bırakıyor. Buna karşılık Howie ise bebek koltuğunu hala arabasından çıkartmıyor. Becca’nın annesi de oğlunu 11 yıl önce 30 yaşında  eroinden kaybetmiştir. Ve yeri geldikçe bunu konuşur. Çevresindekiler Becca’nın bunu ötelemesini, bazı şeyleri aslında içinde yaşamasını garipsemektedirler. Halbuki, herkes acısını başka şekilde yaşar.

Bir şekilde Becca ile arabayla çarparak oğullarının ölümüne sebep olan James arasında bir bağ oluşuyor. Hemen hemen her gün parkta buluşup konuşuyorlar. Bu Becca’yı rahatlatıyor. Zaten ne Becca ne de Howie, James’i suçluyorlar. Bu buluşmalar sırasında lisede okuyan James, Becca’ya hazırladığı re-search ödevini gösteriyor. Bu, adı Rabbit Hole olan bir çizgi romandır. Paralel evrende herkesin farklı versiyonlarının yaşadığını anlatan bir çizgi romandır bu. Bu fikri Becca da benimsiyor, hatta paralel evrenle ilgili bir kitap okumaya başlıyor. Bu da benim sonuna kadar inandığım bir şey olduğu için filmin bu vurgulamalarını beğendim. Becca, James ya da bir diğer kişi  o an üzgün olabilir; ama başka versiyonları o an başka bir evrende gülüyor da olabilir. Madem uzay sonsuz neden bu mümkün olmasın ki? Her şeyden ümidinizi kestiğinizde unutmayın ki belki başka bir paralelde gülüyorsunuz, harika vakit geçiriyorsunuz. Onu hissetmeye çalışın ve mutlu olun.
Her an James’in   Becca’nın kolundan tutarak bir tavşan inini gösterip içine itmesini beklemedim değil. Filmi, Alice Harikalar Diyarında bir kıvama sokar, oğlunu görmesini sağlardım J
Filmin geneline bakarsak hiçbir aksiyonu, sonu ne olacak diye içinde barındırdığı bir merak unsuru yok. Bir durumu ortaya koyarak onların ruh halini anlamamıza zemin hazırlıyor. Ama keyifle sıkılmadan izledim. Üstümde bir etki bıraktı mı bittiğinde ise, hayır.

Acılar geçmez ama acıtma şekli biçim değiştirir...

29 Ocak 2011 Cumartesi

CONVİCTİON -MAHKUMİYET


Bu film , iki kardeşin birbirine duyduğu inanılmaz bağı ve  hayatındaki birçok önemli şeyi geri plana atarak erkek kardeşi için ömrünü adayan bir kadının gerçek öyküsünü anlatmakta. Massachusetts’te bir evde feci şekilde katledilmiş bir kadın cesediyle başlar film. Kenneth Waters (Sam Rockwell), suçu tam olarak ispatlanamadığı halde hapse mahkum edilir. Betty Anne dışında herkes hatta anneleri bile Kenny’nin suçsuzluğuna inanmaz. Evde bulunan kan örneği, şahitler katilin Kenny olduğu konusunda hemfikirdir ve suçsuzluğunu kanıtlayacak hiçbir delil yoktur. Ve en kolay suç atılabilecek kişi küçük yaşlardan beri polisleri canından bezdiren ve sabıkası olan Kenny’dir. Kenny’nin küçüklükten beri polisle hep başı derde girmiştir. Aslında Betty de onunla ufak da olsa suçlara karışmıştır. Marketlerden şeker, çikolata gibi şeyler çalmak, komşularının evlerine girip kendi evleriymiş gibi yataklarında zıplamak, yemeklerini yemek gibi..  Fakat her seferinde Betty yakalanmasın diye Kenny kendini feda etmiştir. Tabii ki her zaman olduğu gibi bu davranışların kaynağı onlarla ilgilenmeyen, erkeklerle vakit geçirmekten başka şey yapmayan bir annedir.
1983 yılında hapse giren Kenny, ömür boyu hapiste kalacaktır. Avukat tutmak için yeterli paraları da yoktur. Kenny, bu fikre katlanamayıp kendini hapishanede öldürmeye kalkar. Fakat Betty, onun için uğraş verdiğini ve hukuk okuluna yazıldığını söyleyerek bunu asla yapmamasını ister. Kenyy, 18 yıl sabreder. Betty, kesinlikle onun suçsuz olduğuna inanmaktadır. Hayatını kardeşinin suçsuzluğunu ispatlamaya ve onu kurtarmaya adar.
Gerçekten, kim kardeşi için bütün bir ömrünü adar. Çocuklarıyla doğru düzgün ilgilenmez, evliliğini tehlikeye atar ve sonucunun boşanmayla bitmesine razı olur. İşte, Betty Anne böyle bir kardeş. Birbirine inanılmaz düşkün iki kardeşin öyküsü bu. Biri hapisteyken 18 yıl onu kurtarmak için uğraşan diğer kardeş. Kardeşinin suçsuzluğunu kanıtlamak için hukuk okuyan, okulu uzun yıllar bitiremeyen ama gene de pes etmeyen bir kardeş. Betty Anne bir kez dahi acaba kardeşim katil mi diye düşünmez. Ama izleyici en sonuna kadar acaba suçlu mu diye düşünür.

Acaba Kenny, gerçekten suçlu mudur, Betty Anne boşuna mı uğraşmıştır? Bu da siz filmi izledikten sonra cevabını alacak sorular..

KENDİNİ GÖZÜ KAPALI ADAR MISIN İNANDIĞIN DOĞRULARA??


THE KİDS ARE ALL RİGHT


Bir evlilik ister bildiğimiz tarz kadın-erkek arasında olsun ister iki kadın arasında olsun ayakta tutulması için emek harcanması gereken bir kurum. İşte bu filmde de vurgulanan bu sanırım. Ancak bu filmin nasıl komedi kategorisinde değerlendirildiğini anlamak zor. Bu filmin neresı komedidir.. Lezbıyen ilişki yaşamaları mı donör babayı bulmaları mı ve sonra yaşananlar mı..Bunların hepsi her ne kadar bizim toplumumuz için şimdilik olanaksız gözükse de hiçbiri komedi unsurunu içinde barındırmamaktır. Bu film baştan sona bir dramdır. Ara sıra gülümsemeniz tabi ki mümkündür ama komedi izleyeceğim diye oturup, film hakkında da hiçbir yorum okumamışsanız dumura uğramamak zor değil.
Filmi genel olarak fazla beğenmedim. Belki beklediğim tarz çıkmamasından olabilir. Ancak tartışmasız bir gerçek var ki Nic rolündeki Annette Bening Oscar’da güçlü bir kadın aday. Rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. O kısa kesim saçları, yürüyüşü, tavırları, bakışları gerçekten lezbiyen mi acaba diye bile düşündürüyor.
Senaryosu çok ilginç bir film. Alışık olmadığımız tarzdan. İki kadın. İkisi de anne. İkisinin de çocukları var. Herhalde ikisi de boşanmış ve tek çocuklarıyla aynı evi paylaşıyorlar ya da kardeştirler, diye düşünürken kahvaltı sofrasında dudaktan öpüşmeleriyle olayı anlıyorsunuz. Çocuklar ikisine de anne demektedirler. Babaları aynıdır; ama bu baba ikisine de spermlerini veren donör bir babadır. Yani aslında özkardeştirler. Kardeşlerden biri 15 yaşındaki Laser ve 18 yaşındaki Joni’dir.. Artık babalarını merak etmektedirler ve bir şekilde babalarını bulup onunla görüşürler. Paul, orta yaşlarda restoran işleten hoş bir adamdır. Kendine bu yaşa kadar bir aile kuramamış, biraz hovarda bir yaşam tarzına sahiptir. Paul’u ilginç bulurlar. Hele kurallarıyla  bunaltan bir anneye sahip olan Joni için Paul harika bir babadır. Annelerine görüştüklerini söylememeye karar verirler, ancak Laser’in davranışlarından onun eşcinsel olduğunu düşünen anneler onu sorgularken oğlan ağzından görüştüklerini kaçırır. Ve artık olan olmuştur. Paul de bir şekilde artık ailenin içine girer. Artık, değişik bir beşli olmuşlardır. Film boyunca aslında yaptığınız şey hepsinin yerine kendinizi koyarak düşünmek.
Nic, evin erkeği rolündedir. Evde otorite odur. Diğer anne Jules ise mimarlık okumuş olmasına rağmen birkaç işe girip çıkmış çalışmamaktadır. Ama hedefi peyzaj tasarımı yapmaktır. Bunu öğrenen Paul, restoranın bahçesini düzenleme işini ona verir. Nic, hafiften kıskanmaya başlamıştır. Bir erkek gibi Paul’den hoşlanmamıştır. Zaten, Jules’in çalışmasına şimdiye kadar engel olan da odur. Belki de aile üzerindeki etkisini yitirmek istemediğindendir. Ama Paul, artık hayatlarına girmiştir. Paul bir yandan Laser’le ilişkilerini de güçlendirmektedir. Laser, her ne kadar anneleriyle yaşamaya alışmışsa da bir babanın olması farklı bir duygudur.

Restoranın bahçesiyle uğraşan Jules, aslında farkına varmadan Paul’den etkilenmiştir. Ve bir gün kendilerine engel olamazlar ve beraber olurlar. Artık, bahçe işleriyle pek ilgilenmez ve zamanlarını sevişerek geçirirler. Yaklaşık 20 yıldır Nic’le lezbiyen bir ilişki yaşayan Jules için gerçek bir penis görmek ve gerçek bir sevişme yaşamak ilginç bir deneyimdir. Ancak gerçekten Paul’u sevmemektedir bence. Hatta yatakta Paul, sanırım aşık oldum dediğinde giyinip orayı terk eder ve sinirlenir. Çünkü, o da aslında ailesini sevmektedir ve bu düzeni de bozmak istememektedir. Paul ise aslında bir aileye ihtiyaç duyduğunu anlamıştır. Sevgilisi Tanya’ya 50 yaşına geldiğinde hala aile kuramamış biri olmak istemiyorum, der.
Ve tabi ki Nic’le sorunlar başlar. Araları pek iyi değildir. Nic, şüphelendiği için bahçedeki gelişmeleri görmek için bir yemek yemelerini ister. Yemek sırasında banyoya giden Nic, Jules’in saçlarını küvette görür, emin olmak için yatak odasına gider ve yatağın yanındaki komidinin üstünde gördüğü Jules’in saç tokası her şeyi anlamasına neden olur. Eve döndüklerinde bu konuyu anladığını belirten Nic’le Jules tartışırken çocuklar kapıdan her şeyi duyarlar. Burada açıkcası Laser’in sevineceğini, annesinin donör de olsa babasıyla böyle bir ilişki yaşamalarını onaylayacağını düşünmüştüm. Ancak, çocuklar onları öyle benimsemişlerdir ki; nasıl normal bir evlilikte aldatan tarafa tepki gösterirlerse onlar da öyle davranırlar. Tartışmaları sırasında Jules “Değer verilmeye ihtiyaç duydum” der. Bu söylemiyle aslında Jules, çoğu kadının evliliklerden, beraberliklerden beklentisini vurgulamaktadır. Her şey yolunda bile görünse bir beraberlikte karşınızdaki kişiye gereken değeri vermezseniz, ona işi ve yapmak istediği şeyler konusunda destek olmazsanız, hep “Benim düşündüğüm doğrudur.” derseniz bazı şeyleri de göze almanız gerekmektedir, çıkarımını yapabiliriz.
Bu olaydan sonra o mutlu aile tablosu gitmiştir. Çocuklar Jules’e sırt çevirirler. Paul’u ise görmek istemezler. Joni, yakında üniversiteye başlayacaktır ve onun hazırlıkları da bir yandan sürmektedir. Paul de dahil herkes mutsuzdur. Paul, bir akşam kızıyla konuşmak için kapıya gelir. Üniversiteye gitmeden onu görmek istemektedir. Ancak kapıya gelen Nic, ona öyle bir konuşma yapar ki gerçekten rolünün hakkını burda vermiştir. Ama gene de benim adayım Natalie Portman’dır.
Ve o gece Jules, onlardan af diler, pişman olduğunu söyler, annelerini sevdiğini belirtir ve “Evlilik zordur, evlilik lanet bir maratondur.” der. Bence filmde dikkat çeken şey her ne olursa olsun arada sevgi varsa affedicilik de olmalıdır.

Ama bu konuşma da hala durumu hafifletmemiştir. Ertesi gün Joni’yi okulundaki odasına yerleştirirlerken Joni’nin yalnız kalmak istemesi üzerine dışarı çıkarlar. Ancak, çok kısa bir süre sonra Joni onları ne çok sevdiğini anlar ve dışarı çıkar. Onları bulamaz. Veda etmeden gittikleri sanıp üzülürken ailesi gelir. Ve artık her şey yoluna girmiştir. Joni’yi orda bırakıp evlerine dönerlerken el ele tutuşan Nic ve Jules’e arabanın arka koltuğunda oturan Laser, öyle bir bakışla bakar ki o böyle mutludur.
Böyle bir ilişki kimine göre doğru kimine göre yanlıştır ama kişi nasıl bir ailede doğmuşsa ona alışır ve en doğru şey de kendi ailesidir. Burda kaybeden, -donör baba- Paul olmuştur. Eğer bir aile kurmak istiyorsa mutlaka ve mutlaka bir emek harcaması gerekmektedir. Sadece fiziksel açıdan katkıda bulunmak kimseyi ebeveyn yapmaz, yapamaz. Bu açıdan, çocuklar donör babalarını tanımalılar mıdır gerçekten?


Hatalar affedilmeyi bekler...




27 Ocak 2011 Perşembe

THE KİNG'S SPEECH (ZORAKİ KRAL) Binlerce cam açabilirsiniz, güzel bir konuşmayla..


Yönetmenliğini Tom Hopper’ın yaptığı ve muhteşem kadrosu ve oyunculuklarıyla kesinlikle birçok heykelciği kapacak olan filmin Oscar’daki şansı ya da diğer aday filmlerle karşılaştırması konusuna değinmeyeceğim. Gene senaryodaki karakterleri,davranışları tahlil etme üzerine bir yazı olacak bu. Yavaş ilerlemesine rağmen insanı hiç sıkmayan hatta sonu belli olmasına rağmen insana acaba başarılı olabilecek mi sorusunu düşündüren bir yapım. 'Bertie' lakaplı 'Albert Frederick Arthur George' yani ileride kral olacak olan başkarakterimiz konuşma bozukluğu çeken biridir.  Ülkenin ileri gelen en iyi doktorları, konuşma terapistleri onun bu eksikliğini gidermek için ona yardımcı olmaya çalışırlar. Oysa Bertie’nin ihtiyacı olan şey kendine olan güvenini yeniden kazanmasıdır. Bir şekilde karısı Elizabeth’in ona bulduğu terapist Lionel’le olan diyalogları ile Bertie’nin geçmişte yaşadıklarını öğreniyoruz. Filmde de belirtildiği gibi “kekemelik doğuştan gelmez” Çocukluktan beri yaşadıkları adeta ona git kekeme ol demiştir. ”Sol elini kullanan biriyken otoriter babasının onu sağ elini kullanmaya zorlaması, epilepsi hastası bir kardeşinin 13 yaşında ölerek onu etkilemesi, abisinin küçüklüğünden beri onu ezmesi, alay etmesi, anne-baba sevgisini hiç hissetmeyip dadılar elinde büyümesi ve bir dadısının abisini devamlı kayırarak Bertie’yi yanlış yaptığında çimdiklemesi...  Tüm bunların sonunda  ortaya çıkan cesaretini yitirmiş, kararlarını kendi veremeyen, utangaç, kendine güveni bir anda kırılabilen, sert görünmeye çalışmasına rağmen naif bir karakter. En başta Lionel’le çalışmaları sırasında ünvanından sıyrılamayan ama zaman ilerledikçe onunla aralarındaki tüm duvarları yıkan hasta-doktor ilişkisinden iyi bir dostluğa dönüşmenin öyküsü bu.  Karısının zoruyla terapiste ilk gittiğinde daha önceki doktorlardan farkını görüyoruz. Dük gelecek diye herhangi bir hazırlık yapmaması, gayet sıradan biri gelmiş gibi davranması, eşi çay isteyince kendi alabileceğini belirten tavrı, evin şaaşalı olmaması bir kenara kırık dökük olması farklı biri olduğunu hemen hissettririyor zaten.  İlk randevuda doktorla kocasını tanıştıran karısı dışarı çıkıp beklemeye başlıyor. Karısı mütevazi, kocasına güveniyor (hatta çevresinde ona güvenen tek kişi), onu hep destekliyor, sevgisini her an belli ediyor, ona inanıyor, onun için uğraş veriyor. İçinde bir de böyle menfaaatsiz bir aşkı da barındırıyor bu film. Yumuşacık, insanın içine işleyen bu güzel evlilikleri de filme yumuşak bir hava katıyor.
İşte bu ilk randevu kral açısından pek iyi gitmiyor. Kendine böyle davranılmasına alışkın olmayan Bertie sinirleniyor, sigara yakmaya yeltendiğinde doktor tarafından bu önleniyor. Hatta orada geçen diyalogda Bertie kendisini rahatlattığı için fizyoterapistinin önerdiğini söyleyince böyle sigara içerse öleceğini belirtmesi de kralın ileride akciğer kanserinden öldüğünün bilinmesi açısından trajikomik duruyor. Doktor, ona yeni bir yöntem denetiyor. Kulağına taktığı kulaklıkta Bethoven çalarken Shakespeare’in o meşhur tiradının yazılı olduğu kitabı okumasını istiyor. Kendi sesini duyamadan okumaya başlıyor Bertie. “To be or not to be..” Bir süre sonra başarısız olduğunu düşündüğü için sinirlenip okumayı bırakıyor ve oraya bir daha gelmeyeceğini söyleyerek terk ediyor. Tabii ki uyanık (!) seyirci okumasını yaparken kayıt ettiği plağı paketleyip ona verdiğinde onun son gelişi olmadığını tahmin ediyor.


Bertie, eski metotlarla çalışmalarına devam ediyor. Ancak hiçbir gelişme gösterememesi kendisini sinirlendiriyor ve bir gün plağı dinlemeye başlıyor. Hiç pürüzsüz takılmadan dinlediği bu sesin kendi sesi olduğuna inanamıyor. Ve karısıyla beraber tekrar Lionel’in yolunu tutuyorlar. Dükle doktor arasında inanılmaz bir iletişim kuruluyor. Bertie, kendisine böyle davranılmasına alışık olmadığı için bazen sinirleniyor pes eder gibi oluyor ama doktor her seferınde ona sakin yaklaşıyor. Bertie, içinde sakladığı her şeyi onunla paylaşıyor. Anlattıkça rahatlıyor. Korkmamayı öğreniyor, kendinin farkına varıyor, kendiyle yüzleşiyor, cesaretini ortaya çıkarıyor. Onun da bir kişiliği olduğunu öğretiyor doktor ona. Hele sonuna doğru kral tahtına doktorun oturup onun sinirlenmesini sağlayıp ona karşı sesini yükselttiği sahne muhteşem keyif verici. Halbuki doktor oranın da sıradan bir koltuk olduğunu, heyacanlanmasının boşuna olduğunu vurgulamak da istiyor.
Bu çalışmalar sırasında dükün babası ölüyor ve krallık görevi abisine veriliyor. Aslında abisi de kendi içinde incelenmesi gereken farklı bir karakter. Kardeşinden bambaşka bir karaktere sahip. Kurallara uymuyor. Babası öldüğünde hiç kimse üzüntüsünü belirtemediği halde, o annesine sarılıp ağlayabiliyor. Evli bir kadına aşık, onunla eğlencelere katılıyor, içki içiyor, içinde bulunduğu mevkiyi kendi istekleri için kullanıyor. Ancak kralın sevgilisi olan kadın kocasından boşanıyor. Kral, kurallara göre boşanan bir kadınla evlenemeyeceğni biliyor. Dük ise onu ikna etmeye çalşıyor, bir kral gibi davranmasını istiyor.  Bertie onu uyardığı zaman onun kekemeliğiyle dalga geçiyor. B b b bertie.. ancak abinin krallıktan vazgeçerek aşkı için her şeyden vazgeçmesi filmin kırılma noktası oluyor. Artık kral Bertie’dir. Ancak yılbaşında hem tacı takılacak hem de bütün devlet erkanının önünde konuşmasını yapacaktır. Kral, sarayda kendi kendine konuşma çalışmaları yaparken daha önceki kralların tablolarının bulunduğu odada bunu asla başaramıyor. Hatta filmin sonunda yaptığı radyo konuşmasında dikkati dağılmasın diye odanın tamamen eski kumaşlarla kaplanması da ince bir ayrıntı bence.
Lionel onun konuşması sırasında onun yanında bulunacaktır. Bir gün saraya onunla gelen kral tabii ki başpiskoposun tepkisiyle karşılaşıyor. Ve Lionel’i araştıran rahip aracılığıyla aslında gerçekten doktor olmadığını, diploması bulunmadığını öğreniyoruz. Buna çok sinirlenen kral onu kovmak uzereyken işte o muhteşem tahta oturma sahnesi yaşanıyor. Ve cesareti ortaya çıkan kral onun yanında olmasını istiyor. Böylece aslında diplomaların değil, tecrübenin gerçek öğrtmen olduğu vurgulanıyor.
Ve nihayet Hitler İngiltere’yi tehdit etmeye başlıyor. Artık savaş kaçınılmaz oluyor. Bunu bildirmek ve halkı cesaertlendirmek için radyodan halka seslenmek de tabi ki krala düşüyor. Gene Lionel’i çağırtıyor. Devletin ileri gelenleri kralı konuşma yapacağı odanın kapısında bekliyorlar. Tabii hiçbirinin inancı yok. Kralın sesindeki herhangi bir bozukluk halkın inancını yitirmesine neden olacak ve savaş başından kaybedilecektir.  Dikkati dağılmasın diye eski kumaş parçalarıyla her yer kaplanmış olan odaya girdiklerinde kral heyecanını gizleyemez. Yapamayacağını düşünürken bir yandan doktorla yaptıkları egzersizleri kendi kendine tekrarlar. Koca kralın dans ederek fuck fuck shit shit diye bağırması da ayrı bir komiktir tabii.. Fonda Beethoven’in 7. Senfonisi çalarken yaptığı bu konuşması bitince ayağa kalkıp alkışlamak istiyor izleyici de. Filmin beklenen ama beklendiği kadar da en etkileyici sahnesi bu oluyor. En sonunda doktorun hala w harfinde kekeliyorsun diye takılmasına karşılık, kralın “E bir yerde benim olduğum ortaya çıkmalı, yoksa inanmazlar” demesi de hoş bir diyalog oluyor. Artık daha iyisini yapabileceğine inanan o tahtı hak eden  bir kral vardır. Odadan çıkarken yürüyüşündeki özgüven filmin mesajıdır bana göre.  İnanç ve çabanın çözemeyeceği hiçbir şey yoktur bu dünyada.

“Sadece kralın kardeşi” ve “hiç kimselik”ten  Kral 6. George’a gidişin öyküsüdür bu.

Güzel bir konuşmayla binlerce cam açabilirsiniz, ancak söylenenleri kulaklar gerçekten duyduğu sürece.

26 Ocak 2011 Çarşamba

BLUE VALENTİNE - Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda değil






120 dakika boyunca izlerken her saniyesinde içimin acıdığı tek film belki de.Keşke izlemeseydim dediğim,  ama bir o kadar da iyi ki izlemişim dediğim bir film tanımı yapsam karışık gelebilir bu size belki.  Filmin başından beri her karede, mutluluk anlarında bile insanı acıtan bir dram. Aslında sahte bir mutluluğa tutulmuş bir kadın, hayatta hiçbir şeyde dikiş tutturamamış bir adam Dean. Dean, ilk bakışta aşık olur. Aslında çok iyi bir insandır. Kendi annesinden babasından görmeyi istediği ilgiyi, sevgiyi, mutluluğu bulamamıştır. Ve aşık olduğu ilk kadından da asla kopamaz. Kopmak istemez, çünkü tek kalmaktan korkmaktadır. Kadın onu sevmese de yanında olursa, kötü de gitse evlilikleri bozulmazsa o mutlu olacaktır. Çünkü yalnız kalmaktan korkmaktadır. Gene aile dışına itilmekten korkmaktadır. Kendine ait olmayan bir çocuğu bile öz babası gibi kabullenmıiş ve sevmiştir. O kadar benimsemiştir ki oteldeki odada 2. bir çocuğumuz olsun istiyorum diyebilmektedir. Filmin başında mutsuz bir kadın, aile olmaya henüz hazır değilken bir çocuğu öldürmeyi göze alamadığı için evliliği kabullenmiş bir kadın. Ama düşünüldüğünde filmin başından beri güçlü olan da gene kadın. Gene boşanmaya cesaret eden de, aşkın peşinde koşan da kadın. Çünkü "içimde bir şey yok, burda bir şey yok" diye kalbini gösterirken içinde kopan fırtınaları da çok iyi yansıtmaktadır. Ama tüm bunlara rağmen Dean, ondan kopmak istemez. İçki içtiği zaman eşinin iş yerine gidecek ve olay çıkaracak kadar da fütursuzdur. Doğru düzgün bir işi yoktur. Taşımacılık, boyacılık gibi günü birlik işlerin peşinde koşar. Çünkü liseyi bile bitirmemiştir. Okulun saçma olduğunu düşünür. Kadın ise tıp okumakta iken -filmde bu belirtilmese de- büyük ihtimal bunu bitirememiştir ve hemşire olmuştur. Üstelik çok başarılı bir öğrencidir. Çok iyi bir doktor olacakken evlenerek bunu engellemiştir. Aslında bu arada neden okulu bıraktığını, neden doktor olamadığını öğrenemiyoruz. Fakat kadın bunu başaramamasının yükünü kocasına yüklemektedir. Oysa hamile kaldığı için bu kadar acele evlenmişlerdir. Hamile kaldığı kişi de eski erkek arkadaşıdır. Ama bunun suçunu da Dean'e yüklemektedir nedense. Kadın filmin başından beri mutsuzdur. Babası ve annesi de devamlı kavga etmektedir. Babası sert ve otoriterdir. Belki de Dean'ın o sıcak sevgisi onu etkilemiştir. Aslında bence Dean'in ona duydukları da kafamızdaki bildiğimiz aşklardan değildir. Bana göre o, aşkı ve bir yere ait olmayı sevmektedir. Filmin başında Dean'ın iş arkadaşıyla yaptığı kısa konuşma da aslında filmi özetlemektedir. Dean arkadaşına şöyle der: "Erkekler kadınlardan daha romantiktir. Birlikte olmak istediği kadın için sonuna kadar mücadele eder, ama kadınlar her zaman en iyisini, beyaz atlı prensi kovalar. Mutlu olmaları, evli olmaları hiçbir şeyi değiştirmez." İşte Cindy, belki başlarda mutluluk oyununu oynuyordu; ancak bu, sadece ona sahip çıkmasının verdiği güvendi ona. Ve zaman ilerledikçe bir insanın gerçekten sevmediği bir insanla bareber olmasının ne kadar zor ve sıkıntılı bir durum olduğunu yansıtıyor. 


Filmde dikkat edilmesi gereken önemli ipuçlarından birisi, çalan şarkı: "You and me". Aslında sonuna doğru bize gösteriyor ki otel odasında Dean'ın  çalmaya başladığı şarkı onların özel bir şarkısıdır. Onun için özel doldurmuş ve kızın ailesiyle tanışmaya geldiğinde Cindy'nin odasında bu şarkıyı ona dinletmiştir. O zaman Cindy mutludur. Fakat daha sonra otelde geçirdikleri gece Dean o şarkıyı çaldığında Cindy için bu hiçbir anlam ifade etmemektedir. Kimine göre belki kocasının onu öyle hoş bir otele götürmesi, onunla böyle deli gibi ilgilenmesi Cindy'e nankör diye bakmalarına neden olabilir. Ama olmadı mı olmuyor. Dean onunla sevişmek istediğinde, duştayken ona dokunmak istediğinde kadının tiksindiğini görüyoruz, onu hiç sevmediğini anlıyoruz. Onun dokunmasına, konuşmasına bile dayanamamaktadır. Bu da gösteriyor ki aslında kadın sevmedi mi bunu hemen belli ediyor, numara yapamıyor, sevmeden sevişemiyor. Film boyunca kadının içinde bulunduğu sıkıntılı durum da izleyiciyi aynı sıkıntıya sokmaktadır.
Filmin sonunda havai fişekler altında Dean'in uzaklaşması da atlanamayacak bir ayrıntıdır bence. Çevrede herkes mutluluğu yaşarken onun içinde de patlamalar olmaktadır. Dean, güçsüzdür ve bu da film boyunca bir kadın olarak benim sinirimi bozmuştur. Bence tam bir asalak ve uzak durulması gereken erkek modelidir. Babasının evinde boşanmak istediğini söylediğinde bir çocuk gibi ağlamıştır. Bana söz vermiştin demiştir. Halbuki bu, genel olarak erkeklerin kadınlarda hoşlanmadıkları huylardan biridir. Bütün evliliklerde hatta beraberliklerde birçok söz verilir. Hiç ayrılmayacakmış gibi sever insan. Ama neler yaşanacağını kimse bilemez. Bu, filmin başından sonuna kadar sık sık geri dönüşlerle  fazlasıyla seyirciye hissettirilmiştir zaten.  Bu film kimsenin yaşayamayacağı büyük bir aşk hikayesi değildir. Herkesin yaşayabileceği sıradan bir aşk vardır burada; ama ayrılıklar yaşanırken insanların neler yaşadığını hissettirmesi açısından önemlidir.  Özetle, her aşk bir gün bitmeye mahkumdur. Önemli olan o raddeye geldiğinde zorlamadan, iki taraf da yıpranmadan noktalanmalıdır. Zaten bu bir aşk filmi değil bir ayrılış öyküsüdür.

Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda değil.