Yaşamı kıyısında yaşamak ya da olabildiğince açılmak.. Kıyıdan uzaklaşmadığın sürece kıyıdaki çakıl taşlarını alır atarsın denize, kumdan kaleler yaparsın. Bozarsın kaleyi, gene aynı kumlarla yeni bir kale inşa etmeye çalışırsın. Sonra gelir bir büyük dalga o kaleyi de yıkar geçer. Bir kısım kumu da alıp götürür denize. Sonra bir gün başka bir dalga aynı kumları gene getirir serer senin ayaklarının dibine. Bu böyle sürüp giden kısır bir döngü haline gelir, sen kulaç atmak için denizin uzaklarına gözünü dikip bakmazsan ve bir gün kıyından uzaklaşmaya karar vermezsen.
Ve bir gün beklenen an gelir korkularını yenersin, atarsın adımını, girersin denize ve önce küçük küçük sonra büyük kulaçlarla yol almaya başlarsın. Uzaktan baktığın o sonsuz derinliğe daha dikkatle bakmaya başlarsın. Ne çok şeyi ıskalamışssındır yıllarca, ne çok güzellikten yoksun kalmışsındır yaşamında. Oysa, bu güzellikler hep burdaydı, sen yokken de. Ama görünmedikten sonra güzellik, varlığını sürdürmesinin ne anlamı vardır ki... Attığın her kulaçta yeni bir dalga oluşturursun, girdaplar yaratırsın. Kendi girdaplarında boğulma tehlikesi geçirirsin çoğu zaman. Belki de gözüne kaçan tuzlarla yanar canın. Ama artık çıkmışsındır sonsuz yolculuğuna, dönmek sana yakışmaz. Dönsen artık sen eski sen değilsindir. Bir kez, daha güzelini görmüşse göz, eskiden güzel sandıklarına döner bakar mı? Gene yaşamını kıyısında sürdürmeye devam edebilir mi? Öyleyse açılmışken derinlere dönüş yolu artık imkansızlık literatürüne girmiştir. Ve şunu bilirsin ki, kendi dalganda boğulacaksan bile büyük denizde boğulmuşsundur. Ve üstelik tüm derinliklerine, güzelliklerine şahit olarak yaşamın.
Öyleyse, dönüş yolu hala gözden kaybolmamışsa da artık dönmeyi istemezsin. Gözünü kaparsın tuzlardan korunmak için ve daha büyük daha hızlı yüzmeye devam edersin yolculuğuna, korkmadan...



