“Maç TRT’de izlenir” dedik, ama ısrarlara dayanamayarak Fi-Yapı İnönü Stadı’na konuk seyirci olarak gittik geçen akşam. E doğruya doğru bir de Türkiye Kupası kazanmaya yakın olmak nasıl bir duyguymuş yerinde görelim dedik J Elimden geldiğince objektif bir yazı yazmaya çalışacağım. Maçı yorumlamayacağım tabii ki.. Zaten 5-0 bitmiş bir maçın yorumunu yapmam ne haddime. Oynadılar kazandılar. Tebrik ederiz efendim.
Biri önceden Fenerli olduğumu ispiyonladı sanırım ki girişte yapılan polis aramaları sırasında kimseyi aramadıkları kadar beni aradılar. İlk etapta zaten bozuk paraları kaptırdık. İçerde ise zaten küçücük olan çantamın her gözünü tek tek açtı kadın polis; rujuma, anahtarıma bile çıkarıp baktı. Orda da çantanın kıyısına sıkışmış birkaç bozuk parayla, çakmağı bıraktık. Neden bu kadar aradığını sorduğumda kupa maçı bu, risk alamayız diye salakça da bir açıklama yaptı. Hadi derbi maçı desen anlayacaktım ama.. Bir an sanırım beni buradan içeri almayacaklar diye düşündüm, ama nihayet içeri alındım. Gelelim stada. Açıkçası tellerin olmaması ve sahanın görüş alanının güzel olmasını beğendim. Sanki evden çıkıp mahallenin sahasına gitmiş gibi de hissetmedim desem yalan olur. Bir iki adım atıp sahaya inip getirdiğim büyüleri kaleye gömmeyi düşünmedim de değil J
“Taraftar ateşli beyler.” Ama tahmin ettiğim gibi bir desibel olayı gördüğümü söyleyemeyeceğim. Ama acaba içlerinde olunca bunu fark edemiyor muyum diye de düşünmedim değil. Çünkü bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçında, Kadiköy’de bir avuç olmalarına rağmen onların gürültüsünden başıma ağrılar girmişti. Sanırım dışardan duymakla içlerinde olmanın bir farkı olmalı bu da. Neyse, fizikçi değilim; bildiğim, başımı ağrıtan tek şeyin soğuk olduğu.
Sonuçta 90 dakika boyunca keyif aldım. Tabii ara sıra Fener’e edilen küfürler biraz beni gerdi. Ama sonuçta maç garantilenmişken ve 2 hafta sonra da karşılacak olmamızın getirisi olarak bununla karşılaşacağımı, bir süre sonra bize saracaklarını da biliyordum. Beni tek rahatsız eden tezahürat “Bir sevgilim olsa, saçları sarı olsa..” diye devam edendi. “Yapmayın beyler, ayıp oluyor” desem de sesimi duyan pek olmadı. Onun dışında en ufak durumdan çıkan anlık tezahüratlar çok komikti ve hoştu. Günün anlam ve önemine göre anında yaratılan tezahüratların hakkını da vermek gerek. Defne Joy’a, Mübarek’e, ambulansa yapılanlar gibi... Ama hakeme ettikleri çobanla ilgili tezahürat hoş değildi. “Deniz doğruyu söyle, doğruyu söyle çoban mısın sen” Çoban olmak da suç değil, alay edilecek bir iş hiç değil. Yıllar önce “Rıza Efendi, iki ekmek bir süt” pankartına tepki gösterenlerin buna benzer bir tezahüratta bulunmaları bence yakışmadı.
Biraz deli bir taraftar grubu olduklarını söylemeden geçemeyeceğim. Biraz da maçı izleyin yaw hep bağırmak nereye kadarJ Hele bir adam vardı ki evlere şenlik. Lakabı “Ciğerci” imiş. Maç başlayınca soyunan devrede giyinen sonra gene soyunan bir kişilik. Saha kenarından 90 dakika boyunca Hilbert diye bağırıp, taktik verip durdu. Bence en büyük desibeli o adam yaratıyor. Tek başına tüm stada yetecek sesi var. Hele o go go, come on, Q’ya Q’ya diye bağrışları yok muydu, kahkahalarla güldüm resmen. Adamın ten rengi soğuktan kırmızıya geçiş yapınca lakabının neden ciğerci olduğunu da anladım. Ciğer gibi kızarmıştı. Ama bu tamamen benim hayal gücüm de olabilir J
Ayrıca maç sonuna doğru hatrı kalmasın diye tezahüratta bulunmadıkları diğer futbolcularına da adlarına uygun kafiyeli bağırmaları da şıktı.
Sonuç olarak, değişik bir akşam geçirdim. Hangi takımı tutarsanız tutun futbol güzel şey. Hiçbir sporda o takım ruhunu, kazanma hırsını, dayanışmayı bulabileceğimi sanmıyorum.
HİÇBİR AŞK FENERBAHÇE AŞKINDAN ÜSTÜN OLAMAZ..

:)) super, tebrikler cok begendim
YanıtlaSil