27 Ocak 2011 Perşembe

THE KİNG'S SPEECH (ZORAKİ KRAL) Binlerce cam açabilirsiniz, güzel bir konuşmayla..


Yönetmenliğini Tom Hopper’ın yaptığı ve muhteşem kadrosu ve oyunculuklarıyla kesinlikle birçok heykelciği kapacak olan filmin Oscar’daki şansı ya da diğer aday filmlerle karşılaştırması konusuna değinmeyeceğim. Gene senaryodaki karakterleri,davranışları tahlil etme üzerine bir yazı olacak bu. Yavaş ilerlemesine rağmen insanı hiç sıkmayan hatta sonu belli olmasına rağmen insana acaba başarılı olabilecek mi sorusunu düşündüren bir yapım. 'Bertie' lakaplı 'Albert Frederick Arthur George' yani ileride kral olacak olan başkarakterimiz konuşma bozukluğu çeken biridir.  Ülkenin ileri gelen en iyi doktorları, konuşma terapistleri onun bu eksikliğini gidermek için ona yardımcı olmaya çalışırlar. Oysa Bertie’nin ihtiyacı olan şey kendine olan güvenini yeniden kazanmasıdır. Bir şekilde karısı Elizabeth’in ona bulduğu terapist Lionel’le olan diyalogları ile Bertie’nin geçmişte yaşadıklarını öğreniyoruz. Filmde de belirtildiği gibi “kekemelik doğuştan gelmez” Çocukluktan beri yaşadıkları adeta ona git kekeme ol demiştir. ”Sol elini kullanan biriyken otoriter babasının onu sağ elini kullanmaya zorlaması, epilepsi hastası bir kardeşinin 13 yaşında ölerek onu etkilemesi, abisinin küçüklüğünden beri onu ezmesi, alay etmesi, anne-baba sevgisini hiç hissetmeyip dadılar elinde büyümesi ve bir dadısının abisini devamlı kayırarak Bertie’yi yanlış yaptığında çimdiklemesi...  Tüm bunların sonunda  ortaya çıkan cesaretini yitirmiş, kararlarını kendi veremeyen, utangaç, kendine güveni bir anda kırılabilen, sert görünmeye çalışmasına rağmen naif bir karakter. En başta Lionel’le çalışmaları sırasında ünvanından sıyrılamayan ama zaman ilerledikçe onunla aralarındaki tüm duvarları yıkan hasta-doktor ilişkisinden iyi bir dostluğa dönüşmenin öyküsü bu.  Karısının zoruyla terapiste ilk gittiğinde daha önceki doktorlardan farkını görüyoruz. Dük gelecek diye herhangi bir hazırlık yapmaması, gayet sıradan biri gelmiş gibi davranması, eşi çay isteyince kendi alabileceğini belirten tavrı, evin şaaşalı olmaması bir kenara kırık dökük olması farklı biri olduğunu hemen hissettririyor zaten.  İlk randevuda doktorla kocasını tanıştıran karısı dışarı çıkıp beklemeye başlıyor. Karısı mütevazi, kocasına güveniyor (hatta çevresinde ona güvenen tek kişi), onu hep destekliyor, sevgisini her an belli ediyor, ona inanıyor, onun için uğraş veriyor. İçinde bir de böyle menfaaatsiz bir aşkı da barındırıyor bu film. Yumuşacık, insanın içine işleyen bu güzel evlilikleri de filme yumuşak bir hava katıyor.
İşte bu ilk randevu kral açısından pek iyi gitmiyor. Kendine böyle davranılmasına alışkın olmayan Bertie sinirleniyor, sigara yakmaya yeltendiğinde doktor tarafından bu önleniyor. Hatta orada geçen diyalogda Bertie kendisini rahatlattığı için fizyoterapistinin önerdiğini söyleyince böyle sigara içerse öleceğini belirtmesi de kralın ileride akciğer kanserinden öldüğünün bilinmesi açısından trajikomik duruyor. Doktor, ona yeni bir yöntem denetiyor. Kulağına taktığı kulaklıkta Bethoven çalarken Shakespeare’in o meşhur tiradının yazılı olduğu kitabı okumasını istiyor. Kendi sesini duyamadan okumaya başlıyor Bertie. “To be or not to be..” Bir süre sonra başarısız olduğunu düşündüğü için sinirlenip okumayı bırakıyor ve oraya bir daha gelmeyeceğini söyleyerek terk ediyor. Tabii ki uyanık (!) seyirci okumasını yaparken kayıt ettiği plağı paketleyip ona verdiğinde onun son gelişi olmadığını tahmin ediyor.


Bertie, eski metotlarla çalışmalarına devam ediyor. Ancak hiçbir gelişme gösterememesi kendisini sinirlendiriyor ve bir gün plağı dinlemeye başlıyor. Hiç pürüzsüz takılmadan dinlediği bu sesin kendi sesi olduğuna inanamıyor. Ve karısıyla beraber tekrar Lionel’in yolunu tutuyorlar. Dükle doktor arasında inanılmaz bir iletişim kuruluyor. Bertie, kendisine böyle davranılmasına alışık olmadığı için bazen sinirleniyor pes eder gibi oluyor ama doktor her seferınde ona sakin yaklaşıyor. Bertie, içinde sakladığı her şeyi onunla paylaşıyor. Anlattıkça rahatlıyor. Korkmamayı öğreniyor, kendinin farkına varıyor, kendiyle yüzleşiyor, cesaretini ortaya çıkarıyor. Onun da bir kişiliği olduğunu öğretiyor doktor ona. Hele sonuna doğru kral tahtına doktorun oturup onun sinirlenmesini sağlayıp ona karşı sesini yükselttiği sahne muhteşem keyif verici. Halbuki doktor oranın da sıradan bir koltuk olduğunu, heyacanlanmasının boşuna olduğunu vurgulamak da istiyor.
Bu çalışmalar sırasında dükün babası ölüyor ve krallık görevi abisine veriliyor. Aslında abisi de kendi içinde incelenmesi gereken farklı bir karakter. Kardeşinden bambaşka bir karaktere sahip. Kurallara uymuyor. Babası öldüğünde hiç kimse üzüntüsünü belirtemediği halde, o annesine sarılıp ağlayabiliyor. Evli bir kadına aşık, onunla eğlencelere katılıyor, içki içiyor, içinde bulunduğu mevkiyi kendi istekleri için kullanıyor. Ancak kralın sevgilisi olan kadın kocasından boşanıyor. Kral, kurallara göre boşanan bir kadınla evlenemeyeceğni biliyor. Dük ise onu ikna etmeye çalşıyor, bir kral gibi davranmasını istiyor.  Bertie onu uyardığı zaman onun kekemeliğiyle dalga geçiyor. B b b bertie.. ancak abinin krallıktan vazgeçerek aşkı için her şeyden vazgeçmesi filmin kırılma noktası oluyor. Artık kral Bertie’dir. Ancak yılbaşında hem tacı takılacak hem de bütün devlet erkanının önünde konuşmasını yapacaktır. Kral, sarayda kendi kendine konuşma çalışmaları yaparken daha önceki kralların tablolarının bulunduğu odada bunu asla başaramıyor. Hatta filmin sonunda yaptığı radyo konuşmasında dikkati dağılmasın diye odanın tamamen eski kumaşlarla kaplanması da ince bir ayrıntı bence.
Lionel onun konuşması sırasında onun yanında bulunacaktır. Bir gün saraya onunla gelen kral tabii ki başpiskoposun tepkisiyle karşılaşıyor. Ve Lionel’i araştıran rahip aracılığıyla aslında gerçekten doktor olmadığını, diploması bulunmadığını öğreniyoruz. Buna çok sinirlenen kral onu kovmak uzereyken işte o muhteşem tahta oturma sahnesi yaşanıyor. Ve cesareti ortaya çıkan kral onun yanında olmasını istiyor. Böylece aslında diplomaların değil, tecrübenin gerçek öğrtmen olduğu vurgulanıyor.
Ve nihayet Hitler İngiltere’yi tehdit etmeye başlıyor. Artık savaş kaçınılmaz oluyor. Bunu bildirmek ve halkı cesaertlendirmek için radyodan halka seslenmek de tabi ki krala düşüyor. Gene Lionel’i çağırtıyor. Devletin ileri gelenleri kralı konuşma yapacağı odanın kapısında bekliyorlar. Tabii hiçbirinin inancı yok. Kralın sesindeki herhangi bir bozukluk halkın inancını yitirmesine neden olacak ve savaş başından kaybedilecektir.  Dikkati dağılmasın diye eski kumaş parçalarıyla her yer kaplanmış olan odaya girdiklerinde kral heyecanını gizleyemez. Yapamayacağını düşünürken bir yandan doktorla yaptıkları egzersizleri kendi kendine tekrarlar. Koca kralın dans ederek fuck fuck shit shit diye bağırması da ayrı bir komiktir tabii.. Fonda Beethoven’in 7. Senfonisi çalarken yaptığı bu konuşması bitince ayağa kalkıp alkışlamak istiyor izleyici de. Filmin beklenen ama beklendiği kadar da en etkileyici sahnesi bu oluyor. En sonunda doktorun hala w harfinde kekeliyorsun diye takılmasına karşılık, kralın “E bir yerde benim olduğum ortaya çıkmalı, yoksa inanmazlar” demesi de hoş bir diyalog oluyor. Artık daha iyisini yapabileceğine inanan o tahtı hak eden  bir kral vardır. Odadan çıkarken yürüyüşündeki özgüven filmin mesajıdır bana göre.  İnanç ve çabanın çözemeyeceği hiçbir şey yoktur bu dünyada.

“Sadece kralın kardeşi” ve “hiç kimselik”ten  Kral 6. George’a gidişin öyküsüdür bu.

Güzel bir konuşmayla binlerce cam açabilirsiniz, ancak söylenenleri kulaklar gerçekten duyduğu sürece.

1 yorum:

  1. hitlerin konuşma videolarını izletmeleride önemli oluyor bence özgüvenini kazanmasında hatta bence en önemli olay o filmde, sende gayet güzel yorumlamışsın filmi film oscarı alırmı bence almalı ama colin firth oscarı alır mı burda mı eki fazlaydı kesinlikle ALIR.

    YanıtlaSil