Coppola’nın sabun köpüğü gibi bir filmi bence. Johnny Marco (Stephen Dorff), yakışıklı bir Hollywood yıldızı. Ama her şeye doymuş bir insan profili çiziyor. Uyumak için odasına çağırdığı kızların yaptığı pole dancing onda hiçbir şey uyandırmıyor. Filmin ilerleyen karelerinde bunu zaten çok sık yaptırdığını onun için nasıl sıradanlaştığını da görüyoruz. Johnny, artık her şeyden sıkılmış görülmektedir. Çoğu kişinin belki de özeneceği bir hayatı vardır. Siyah bir Ferrari, kızlar, alkol, canı ne isterse yapabilme özgürlüğü. Ancak bunların hepsi onun için o kadar sıradanlaşmıştır ki artık hiçbir şey onu heyecanlandırmaz. Bu düzensiz hayat artık onun düzenidir. Bir eksik olduğunun farkındadır belki de ama ne olduğunu bilemez. Ta ki ilk evliliğinden olan 11 yaşındaki kızı Cleo’nun yaşadığı Marmont oteline uzun süreli yerleşene kadar. Cleo’nun annesi bir süre olmayacaktır ve onunla ilgilenmek de Johnny’e düşmektedir.
Johnny ve Cleo bir yetişkinmiş gibi takılırlar. Gece yatakta uyku tutmadığında kızına hadi bir şeyler atıştıralım diyerek her çeşit dondurmayı yemesine izin vermesi, onunla Las Vegas’ta kumarhaneye gitmesi, İtalya’ya gittiklerinde otel odasına gelen kadını sabah göndermeyip kahvaltıya dahil etmesi gibi davranışlar içindedir. Ama Cleo, inanılmaz güzel, tatlı ve her şeye yeteneği olan bir kızdır. Bu süreç içinde farkına varmadan birbirlerine alışırlar. Ve ayrılma günü geldiğinde kız ağlamaya başlar. Annesinin dönmesi onu hiç memnun etmemiştir. Otel odasında yalnız kalan Johnny gene eski yaşamına dönmüştür. Eskiden odasında saatlerce uyuyan, sigara üstüne sigara yakan Johnny orada duramaz. Menejerini arar ve çok yalnız olduğunu, hayatta yapayalnız kaldığını ve yanına gelmesini ister. Konuştuğu kişi bunu kabul etmeyince ağlar, Ferrarisine biner ve sadece araba kullanır. Daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapar, kendini, hayatını sorgulamaya başlar. Artık hayatındaki eksikliği fark etmiştir. Onu gerçekten seven birine ve onu o olduğu için seven bir aileye..
Hayatımızdaki eksiklerin farkına gerçekten değer vereceğimiz biri girmeden varamayız. Gerçekten birini hiç sevmemiş , aşık olmamış biri yaşamındaki eksikliğin ne olduğunu anlayamaz, hatta eksiklik olduğunu bile ayırt edemez. Ama hayatımıza birini aldığımızda ve onu her şeyimiz yaptığımızda ne kadar eksik yaşadığımızı fark ederiz. Bilmeden, mutluyuzdur ama bildikten sonra eğer o kişi hayatımızdan çekip giderse işte o zaman eksik kaldığımızı anlarız.
Hayat, yanımızda onu anlamlandıracak kişiler varsa güzeldir.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder